ALLAH ım sen buyuksun bızı zalimlerden koru


Bu Blogda Ara

23 Ekim 2010 Cumartesi

Mezarım Kazsınlar Bastığın Yere

"Mezarım Kazsınlar Bastığın Yere"

– Muhterem Efendim! Okul yıllarınız hakkında konuşacak olursak, nasıl bir okul hayatı geçirdiniz? Arkadaş ortamınızdan bahsetmek gerekirse neler söylemek istersiniz?

– Okul yıllarında hep öğrenci evlerinde kaldık. Sobalı evlerde başladı öğrenciliğimiz, sonraları kaloriferli bir eve geçmek nasip oldu. Evimizde her gün sohbet olurdu. Eve Kayserili dostlar da gelirlerdi. Civar şehirlerden de gelenler oluyordu. Bütün sohbetler güzel olmakla birlikte, bir defasında olan sohbetin hazzını hala unutamayız. Bu sohbette, herkes kendinden geçmiş bir vaziyette idi. Zikrimiz, sabaha kadar devam etsin istiyorduk. Gözlerimizden yaşlar geliyor, aşk ile ciğerlerimiz dağlanıyordu. O tarihlerde birlikte kaldığımız arkadaşlarımız bu zevki hiç unutamazlar.

– Bu dönemde, H. Hasan Efendi (k.s.) ile sık sık görüşebiliyor muydunuz?

– Elbette. Okuldaki öğrenci arkadaşlarla sıkça Yahyalı’ya giderdik. Aslında, okul harçlığımın dışında fazla da param olmuyordu. Bulduğum imkân nisbetinde minibüs tutar, arkadaşları Üstazımız (k.s.)’a getirmeye gayret ederdim. Bir defasında Üstazımız (k.s.), Kayseri’yi teşrif buyurdu. Üstazımız (k.s.)’ı Boğazköprü’de, öğrenci ve esnaf arkadaşlarla karşıladık. Parkta, kendilerini karşılayanlara sohbet buyurdular. Değişik mekânlarda görüşmeler oldu. Sohbetlerinin tesiriyle hal ehli amcalar, birbirlerinin ellerinden tutarak, gözlerini yumup dakikalarca mânen demleniyorlardı. Ev sahiplerinden bir kısmı, Üstazımız (k.s.)’ı yolcu ederken evimiz-barkımız, çoluğumuz-çocuğumuz size feda olsun dercesine, evlerinin anahtarlarını takdim ediyorlardı. Hunat Camii’nde onu tanıyan da, tanımayan da ellerini öpmek için sıraya geçti. Kim olduğunu öğrenenler, arabalarının arkasından hayran hayran bakıyorlardı.

Üstazımız akşamüstü bir sohbetlerinde, ders çekerken dikkat etmemiz gereken hususları anlattılar. Camii Kebir’de sabah namazını kılan cemaatten birkaç kişi, “Efendim! Evrad ve ezkârımızı öğrettiğiniz şekilde çekince, bambaşka lezzet ve şevke mazhar olduk. Mevlâ (c.c.) sizden razı olsun.” diyorlardı. Evlerinde kaldıkları kimseler, neşelerinden pek yatamıyor, sevgilerini şiir halinde kâğıtlara aktarıyorlardı. Gaz lambasının altında bu hasretini kaleme alanlardan biri de bu fakirdi. Uzunca yazılmış olan bir şiirin bir kıtası şu şekilde idi:

Duyunca teşrifin, sevindik hep birden,

Müsaade alıp geldin, Hazreti Pîr’den,

Sohbetinle yıkandı, gönüller kirden.

Vücudun rahmettir âlemde bizlere,

Mezarım kazsınlar bastığın yere.

Kendileriyle tanışma nimetine mazhar olanlar -Allah’ın izni ile- bulundukları yerlerde çok güzel hizmet veriyorlardı. Ziyaretlerine gelen öğrenciler, çay dağıtmayı sohbette büyük bir şeref kabul ediyorlardı. Kardeşlerimiz, tevazulu, gözü yaşlı ve gönlü ateşli olmuştu.

- Gerek İmam Hatip Lisesi’nde gerekse ilahiyatta iken sizin, arkadaşlarınızla ilişkileriniz nasıldı?



–Yüksek okula girmenin havasıyla, sigara illetine tutulanlar olmuştu. Bunlardan, bizi görünce sigarayı avucunun içine saklayanlar da oluyordu. Birine, “Kardeşim! Bizden değil, her halimizi gözetleyen Cenab-ı Hak’tan korkalım.” demiştim.

Bir gencin yetişmesi için, çağında bulunan hakikat ehilleriyle tanışıp-görüşmesi gerektiğini ifade etmeye gayret ediyorduk. O genç yavrulara hizmet ederken biz de gayrete geliyorduk. Üstazımız (k.s.)’ın sohbetlerine alışan gençler, Sami Ramazanoğlu (k.s)’nu da ziyaret ediyorlardı. Arkadaşlarımızdan Muhammed Batmantaş ve Ünal Tan, Sami Efendimiz (k.s.)’i ziyarete gidenler arasındadır.

Okulda, zaman zaman dinî konular ele alınıyordu. Aramızda ibadetin edâ ediliş şekilleri tartışılıyordu. Bu gibi konularda, “Bizim örneğimiz âlim, ârif üstazlarımızdır.” diyorduk.Okulda, arkadaşlar, bize bir kıymet yükleyerek, mânevî hallerden, rüya ve keşiflerinden soru sorarlardı. Hocalarımızdan da bu gibi ahvali soranlar oluyordu.

Arkadaşlarla beraber dâvet olunduğumuz yerler pek çoktu. Kitaplar okunur, dinî mübaheseler yapılırdı. Tatillerde topluca piknik yaptığımız da olurdu. Orta ve lise öğreniminde okuyan talebeleri de yanımıza alır, onlara hayırlı tavsiyelerde bulunurduk. Onları da yavaş yavaş; ilme, amele yönlendirirdik.

- H. Hasan Efendi (k.s.)’nin arkadaşlarınızla diyalogu nasıldı? Bu konudaki gözlemlerinizi öğrenmek isteriz.

- Beraber gittiğimiz arkadaşlarımıza, ilmin dili olan Arapça’yı talim etmeyi tavsiye ederlerdi. Öğrenciler, toplu halde Üstazımız (k.s.)’ın Cuma vaazlarına da iştirak ederlerdi. Sözler, gönüllerine tesir ediyor olmalı ki, gece namazlarına kalkar, seccade üzerinde ağlarlardı.

Üstazımız (k.s.), kendilerini ziyaret için beraber geldiğimiz arkadaşları görünce, “Evladım! Bunlardan birini olsun bana ver.” buyurdu. Hâlbuki bu kardeşlerimiz, kendilerinin telkinleriyle Hakk’ı bulup, evrad ve ezkâr almışlardı. Tevazuundan böyle bir telepte bulunuyorlardı.

- H. Hasan Efendi (k.s.)’nin sizin üzerinize titrediği görülüyor. Onun, gerek tahsil hayatınızda, gerekse geleceğe ilişkin diğer hâl ve hareketlerinizde sizi ne gibi yönlendirmeleri olmuştur?

- Hayatımız bütünüyle onun yönlendirmeleri ile şekillenmişti. Tefsir çalışmalarında takdir ettiğimiz Ahmet Coşkun Hocamız, koltuğuna çantasını alıp evimize geldi. “Sizin geçmişiniz sûfi meşrep, okulumuzda da tasavvuf üzerine çalışma yapan yok, yabancı dile ağırlık vererek bu meslekte sizi söz sahibi yapalım.” dedi. Çalışmalara başladım. Bir gün Üstazımız (k.s.), bu gayretimi görünce, “Oğlum! Tasavvuf kâl (söz) ilmi değil, hal ilmidir. Kendi içine dön.” buyurunca, artık bu yönde bir çalışma arzum kalmadı.

Ara sıra şiir de yazardım. Bu çabamı görünce, “Yavrum! Gönlüne misaller gelirse onu kaydet. Misal ilmi ledünni, Hak tarafındandır. Bazen dalgalanırsan şiir yaz.” buyurdu.

Üstazımız (k.s.), benlik ve kibre düşmeyelim diye, bize -sohbetlerine iştirak eden köylü-kentli- her kesimden insanın elini öptürüyordu.

- H. Hasan Efendi (k.s.)’ye karşı nasıl bir muhabbet beslerdiniz? Baba sevgisi ile mürşid sevgisi aynı potada nasıl birleşir?

- Babamdı ama aynı zamanda mürşidimdi; ruhumun babasıydı. İnsan babasını görünce heyecanlanır mı? Biz ise onu görünce babamız olmasına rağmen kendimizden geçerdik. Ruhta birlik olduğu gibi cesette de beraberlik vardı. Okulda, ayağımın üzeri şiddetle ağrıyordu. Meğer kendilerinin de mübarek kadem-i şerifleri ağrırmış.

İlkokul hocama, “Benim rahatsızlanmama oğlum çok üzülür. Onun bu hoşnutsuzluk halini anlayışla



–İlkokul hocama, “Benim rahatsızlanmama oğlum çok üzülür. Onun bu hoşnutsuzluk halini anlayışla karşılayın.” demişlerdi. Üstazımız (k.s.)’ın hasta ve kederli anlarında; yeni elbise giymeyi ve eğlenmeyi unuturduk. Neşesiyle neşelenir, kederiyle mükedder olurduk. Ne yapalım, onu çok seviyorduk.

Hafta sonları eve gidiyordum. Çantayı sırtımdan indirip mübarek ellerine muhabbetle kapandım. Bu esnada bir başkası da eğilmek isteyince, “Sen bunun gibi samimiyetle öpebilecek misin?” deyiverdi ona.

- İlişkinize babanız tarafından bakacak olursak, onun size tavrı nasıldı?

- Lâyık olmadığımız meth ü senâları olurdu. Ara sıra ayağa kaldırıp, baştan ayağa dikkatlice süzer, iltifatlar ederlerdi. Fakat lâyık olamayışımızı gördükçe ister istemez dertleniyorum. Şimdi huzura mahcup bir kimse olarak çıkmaktayım. Yaptığım hataların ızdırabını gönlümün derinliklerinde hissetmekteyim.

Vaaz ve sohbetlerinde görüşmelerine bizi de dahil ederdi. Evrat ve ezkâr vermemizi, letaif dersleriyle meşgul olmamızı emir buyuruyorlardı.

Üzerimizde himmet-i âlilerini de açıkça müşahade ederdik. Himmetleri, mânevî yardımları pek güçlü idi biiznillahi teâlâ. Tomarza’ya kardeşlerimizin derslerini görüşmek için gitmiştim. O zaman şimdiki gibi müstakil vasıtalar pek yoktu. Yahyalı’ya giderken, bütün taşıtlar bize hazırlanmış gibi ulaşımda hiçbir sıkıntı çekmeden yol aldık. Akşam karanlığı basmıştı. “Kavacığa nasıl çıkacağım?” derken, otobüsün camına biri vurarak, “Gel seni Kavacık’a götüreyim arabamla.” diyordu. Himmetleri ile hiçbir zorlukla karşılaşmadan –biznillah- gidip-gelmek nasip oldu.

- Onların büyüklüğü sürekli anlatılır, yazılır. Acaba evliyâullahın Allah (c.c.) katındaki kıymetini takdir edebilmemiz mümkün müdür?

- Bu husus ancak ehline mâlumdur. Onları anlamada bizlerin aciz kalacağı kanaatindeyim. Onları takdir edebilmenin mümkün olup olmaması meselesinden ziyade, onların büyüklüklerine işaret eden birkaç husus üzerinde durmak isterim:

Üstazımız (k.s.), Hacc’da Pakistanlı bir profesörle, tercüman aracılığıyla görüşür. Tercümanlık yapan kişi, H. Hasan Efendimiz (k.s.)’in sözlerini nakilde bazı yanlış tercümeler yapınca Üstazımız (k.s.), “Dilim ne kadar Acemi (Arab olmayan) de olsa, kalbim Arabi’dir. Neden yanlış tercüme ediyorsun der.” Bu fasla geçtiğimiz zaman söz uzar da uzar. Çünkü onların; Hak dostlarıyla, ilim ehilleri ve halkla görüşmeleri farklı farklıdır.

Ülema-i Kiramdan Hacı Hüseyin Aksakal ve Abdullah Develioğlu birbirlerine kimle konuşup-görüştüklerini sorarlar. Aralarında, Esad-ı Erbili Hazretleriyle (k.s) sohbet ettiklerini, ilimlerinin de kendi ilimleri gibi olduğunu söylerler. Daha sonra Esad Erbili (k.s.)’nin huzuruna vardıklarında, onun mübarek kelamlarından hiçbir şey anlayamazlar. “Efendim! Ne buyuruyorsunuz, anlayamıyoruz?” dediklerinde, “İlmi de bizim ilmimiz gibi dememiş miydiniz? Biz tenezzül edip, seviyenize göre konuşmasak hiçbir şey anlayamazsınız?” buyurduklarında hata ettiklerini anlayıp, “Estağfurullah.” derler.

Bir defasında Üstazımız (k.s.)’la Sami Efendimiz (k.s.)’i ziyaret etmiştik. Gözleri birbirlerinin gözlerinin içinde, eleri de ellerindeydi. Konuşmalarının bir kısmı anlaşılmıyordu. Görüşmelerinde şifreli kelamlar vardı. Bu buluşmayı müteakip hâl ehillerinden biri bize şöyle dedi. “Siz zahirde konuşulanları dinlediniz; bâtınî görüşmeleri ise bir başkaydı.”

Muhyiddin-i Arabi (k.s.), “Öyle bir hâle geleceksiniz ki; nebâtat, bitkiler sizinle konuşacak, “Ben şu derdin devasıyım.” diyecek. Siz bunlara takılıp kalmayın, ileriye gidin. Hayvanat konuşacak, size derdini dökecek, yine oyalanmayıp ileriye geçin de Mevla’nın rızasını bulun.” der.

Bir gün Üstazımız, Sami Efendimiz (k.s.)’e, “Efendim! Karınca kadar yaptığım hatalar gözüme şimdi Erciyes dağı gibi görünüyor.” dediklerinde, “Elhamdülillah, bu kemâl halidir.” diyerek Üstazımız (k.s.)’ı tebrik ederler.



Belki bu örnekler onların büyüklüğünü anlamamıza yardımcı olur.

- Hakk dostlarının Allah (c.c.)’a yakınlığı nasıl bir haldir, nasıl bir inceliktir ki onları böylesine dikkatli kılmaktadır?

- Bunu şu örnekle açıklamak isterim: Kendini bilmez bir çoban, dağda, ağzına geleni söyler. Ama devlet yetkililerine yakın olanlar, kendisi hakkında aleyhte bir durum oluşturmaması için, muhalif bir söz ederim diye elini ağzına kapatır ve hafifçe konuşur. “Cahil cesurdur.” fehvasınca, Hak Teâlâ’yı tanımayanlar da yersiz söz ederler. Takva nedir, havf-i İlahi nedir, bilmezler. Dilin Hakk Teâlâ’nın kalemi olduğunu, her nefesten sorguya çekileceğini, amel defterinin bütün insanlığın önünde açılacağını düşünmezler.

Taha el-Hariri (k.s.), amel defterini müşahede eder. Meleklerden, karalanıp silinen bir satırın sebebini sorar. Melekler cevaben, “Abdest alırken siz, suyu bulandıran bir kurbağayı attığınızda, derisi yüzüldü; bu, amel defterinize hata olarak geçti. Bu hata ise, abdest azanızdan dökülen sular ve kıbleye karşı durup okuduğunuz şehâdet kelime-i tayyibesiyle silindi.” derler.

- Allah (c.c.) dostlarını, dost yapan da her halde onların bu rikkatleri. Ve tabiî ki Dost’un hukûnu koruyana O da ikramda bulunmaktadır.

- Elbette. Allah (c.c.)’ın hukûkuna riâyet ettiklerinden dolayı, onlara yapılan ikramın daha iyi anlaşılması için Sâmi Efendimiz (k.s.)’in hayatından, şu hadiseyi aktarmak isterim:

Sami Ramazanoğlu (k.s.)’nun torunları, bize, Sami Efendimiz (k.s.)’in, yabancı bir ülkeden gelen ziyaretçilere onların diliyle konuştuğunu nakletmişlerdi. Şöyle anlatmışlardı: “Rumca konuşan bir heyet Üstazımız (k.s.)’ı ziyarete geldi. Acaba nasıl anlaşacaklar diye düşünüyordum. İngilizce konuşsalar pat-çat bir şeyler söyleyebilirdim fakat ziyaretçiler Rumca biliyordu. Bir de ne görelim, Efendimiz Rumca konuşmaya başladı. Validemize, “Efendimiz Rumca konuşuyor.” deyince, hiç heyecanlanmadan, “Evladım! Babanızın bilmediği dil mi var?” dedi.

Bu bize Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in hayatında yer alan şu olayı hatırlatmaktadır: Peygamberimiz (s.a.v.) dilleri ayrı olan kabilelere altı temsilci göndermeyi arzu buyurmuşlardı. Bu ülkelere gidecek temsilciler, sabah, gidecekleri kabilelerin dillerini öğrenmiş vaziyette kalkıyorlardı. On sekiz bin âlemde konuşulan diller ehlince mâlumdur.

- Bu ay da bizlere zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederiz.

- Ben teşekkür eder, yayın hayatınızda başarılar dilerim.

Ali Ramazan Dinç

Sarf Etme Zayi Vaktini

İmandan, Salih amellerden bahseden, birbirine hakkı ve sabrı tavsiye eden sûreye, zaman anlamına gelen “Asr” sûresi gelmiştir.



Asır, içinde bulunulan vakittir.



İnsanın yaratılışını, bahtiyar kulara verilen nimetleri, ibret alanlara öğütleri içeren sûreye de, zamanın tamamı anlamına gelen “Dehr” suresi adı verilmiştir. Âlemin başlangıcından sonuna kadar olan müddete “dehr” denmiştir. Zamanın az veya sınırlı süresine de “hîn” denir.



Zaman büyük bir nimettir. Efendimiz (s.a.v): “İnsanlar iki şeyde aldanmıştır. Sıhhat ve boş vakit.” Buyurmuşlardır. Allah (c.c.) kulundan iş ister, insanın dünyaya geliş gayesi de budur. “Ben cinleri ve insanları, ancak Bana kulluk etsinler diye yarattım (Zariyat: 51/56)” denilmektedir ayet-i kerimede. Amel için de zaman gerekmektedir. “İki günü denk olan zarardadır.” Buyuran Aleyhisselatü vesselâm Efendimiz vaktin önemini bir başka Hadis-i Şeriflerinde şöyle beyan buyururlar: “Hiçbir sabah yoktur ki tan yeri, iki melek şunları söylemeden ağarsın: Ey Âdemoğlu! Ben yeni bir günüm ve senin davranışlarına şahidim. O halde beni en iyi şekilde kullan. Çünkü Kıyamet Günü’ne kadar bir daha gelmeyeceğim.”



Çektikleri sıkıntılarla zamana tân edenlere, bir düşünür:



“Zaman bozuldu fesat var diyorlar

Zaman bozulmadı kendileri fesat” der.



Her andan mes’ul oluşumuz Kitâb-ı Kerim’de: “Acaba insan başıboş bırakılacağını mı sanır” ayetiyle belirtilir. (Kıyame: 75/36). O halde Müslüman, günlük programını yaparken şu hususa dikkat eder:



1. İbadet

2. Geçimini temin

3. Sabah, öğle ve yatarken kendini hesaba çekme



İmam Şâfii (r.h.a.), arifanın sohbetinden zaman ile ilgili şu prensipleri edindiğini söyler:

* Zaman bir kılıçtır, sen onu kullanmazsan, o seni keser.

* Kendini Hakk ile meşgul etmezsen, batıl seni istila eder.



Tatillerin nasıl değerlendirileceği düşünülecek olursa, “O halde boş kaldın mı hemen yorul. Ve her işinde ancak Rabbine sarıl.” (İnşirah: 94/7-8) ayetleri bize gereken cevabı verir. Namazdan, ibadetten, inancın yolunda gayretten sonra tekrar hayırla işe koş.



Es’âd-ı Erbîlî (k.s.):



“Terket hevâ-yı ıyşini lutfeylesin cânan sana,

Sarf etme zâyi vaktini vermez şifâ seyran sana”



Beytiyle vakitlerimizi nefse uymakla değil, Allah’ın emirlerini yaşamakla geçirdiğimizde gerçek şifanın kazanılacağını ifade eder.



(KEMÂLÂT kitabından)

Veren El OLalıım Herzaman İştir İnsandır Belkı Bırgun Bızde Düşgun Drumda oluruz

Ali Ramazan Dinç Hocaefendi Hazretleri...

Duyunca teşrifin, sevindik hep birden,

Müsaade alıp geldin, Hazreti Pîr’den,

Sohbetinle yıkandı, gönüller kirden.

Vücudun rahmettir âlemde bizlere,

Mezarım kazsınlar bastığın yere.

Ali Ramazan Dinç Hocaefendi Hazretleri...

ALi Ramazan Dinç Hocaefendi Hazretleri...

"İnen Ayetler oldu artık tamam

Hadislerle Rasul (s.a.v.) etti son kelam

Bu görev mürşidlerle buldu hitam

Bize düşen teslimiyet vesselam."

ALi Ramazan Dinç Hocaefendi Hazretleri...

Ali Ramazan Dinç Hocaefendi Hazretleri

Ali Ramazan Dinç Hocaefendi Hazretleri

1955 yılında Kayserinin Yahyalı ilçesinde doğdu. İlk öğrenimini Yahyalı'da, orta öğrenimini Kayseri İmam Hatip Lisesi'nde, yüksek öğrenimini ise Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde ikmal etti. Rûhi eğitimiyle hal ehli insanlar özellikle ilgilendiler. Onların deyimiyle; "Bir gül fidanı gibi itinayla yetiştirildi." Ali Ramazan Hoca Efendi çok küçük yaşlarda iken, kabiliyetini keşfeden merhum Ramazan oğlu Mahmut Sami (k.s.) hazretlerinin teveccühüne mazhar oldu.

Talebelik yıllarından itibaren fıkıh, hadis, tefsir ilimlerini özel hocalardan alan Ali Ramazan Hoca Efendi, zahiri ilimlerde de kendini yetiştirmek suretiyle sağlam ölçülerle donandı. Fıkıhsız bir tasavvufun dinde sapmalara yol açabileceğine inanan Hoca Efendi, bidatsiz tasavvufu savunmuştur. Tasavvufu; "Kulun vakit içinde, o vakte en uygun şeyle baş başa olması" şeklinde anlayan Ali Ramazan Hoca Efendi, günümüz insanlarına en uygun olan şeyin akide eğitimi olduğu belirtilmiş takvayı imandan İslam'a, İslam'dan ihsana çıkış olarak tanımlamıştır. >Kafalar arınmadıkça kalplerin durulmayacağını ifade etmiştir. Bu münasebetle de daima, ilkeli bir çalışmayla gayret göstermiştir.

Zât-ı Âlîleri Türkiye'nin hemen her yerinde seri konferanslara katıldı ve bu sa'yu gayretini halen devam ettirmektedir. Ayrıca inceleme ve araştırma amacıyla Avrupa ve Afrika ülkeleri ile Türk Cumhuriyetlerine gitti. Çeşitli konferans ve panellere iştirak etti. Onun arzusu İslam toplumuna Yunusun amaçladığı ölçülerde, "mili metrik" eğriliği bile bulunmayan insanlar yetiştirmektir.

Ali Ramazan Efendiye bu güzel gayretlerinden dolayı şükranlarımızı arz ederken, daha verimli çalışmalar için uzun ömürler vermesini Rabbimiz Teâlâ'dan niyaz ederiz.


Kavacıklı Çevrimdışı  

Altın Silsile

ALTIN SİLSİLE
Hâlık-ı arz u semâya eyleriz hamd ü senâ
Ahmed-i Muhtâr'ı kıldı âleme nûr-ı hüda

Hazret-i Sıddîk u Selmân, Kâsım u Ca'fer gibi
Eylemiş neşr-i hakîkat Bâyezîd-i reh-nümâ

Bü'l-Hasen zât-ı mükerrem Bû Ali kân-ı kerem
Yûsuf-i vâlâ-şiyem sâlâr-ı ceyş-i asfiyâ

Hâce Abdü'l-hâlik oldu Ârif ü Mahmûd'a pîr
Şeyh Alî, Baba, Külâl etti cihânı rûşenâ

Vâris-i taht-ı tarîkat şâh-ı âlem Nakşbend
Eyledi Hâce Alâu'd-din'i halka pîşuvâ

Oldu Ya'kûb'e Ubeydullâh-ı Ahrârî halef
Hazret-i Zâhid'le geldi âleme zevk u safâ

Nûr-i ceşm-i ma'rifet Dervîş Muhammed, Hâcegî
Feyz-i Bâkî'le cihân-ı ma'nevî buldu bakâ

Hazret-i Ahmed müceddid Urvetü'l-vüskâ olup
Şeyh Seyfü'd-dîn ü Seyyîd Nûr'a nûr-ı i'tilâ

Şâh-ı Mazhar şâh-ı Abdullâh-ı pîr-i Dehlevî
Hazret-i Hâlid'le oldu kalb-i sâlik pür-zıyâ

Seyyid-i âlî-neseb Tâha'l-Hakkarî'den sonra
Pîrimiz Tâha'l-Harîrî oldu kutbi evliyâ

Eyleriz arz-ı dehâlet dergeh-i sâdâta biz
Es'ad u ihvân-ı dîne mağfiret kıl ey Hudâ

Hamd ederiz Zü'l-Celâle halk eyled şems-i rûh
Rabt-ı kalp yaptıkça verir feyzi ol Sâmi-i ûla

Odu Kalemdar serçeşme-i hakîkat bizlere
Buldu feyzi ihvan bâ-safâ ânınla daima

Ya Rab! Salli alâ Nûr-il Hûda Şemsid-duhâ Hayril-verâ
Ve alâ âlihî ve sahbihî limen bi iktidâ

22 Ekim 2010 Cuma

İlahi ve Şiirler

HACI BAYRAM -ı VELİ[Kaddesallahu Sırrıhulaziz] den BİR ŞİİR :
Hiç kimse çekebilmez , güçtür feleğin yayı;
Derdine gönül verme, bir gün götürür vayı.
Oynayu gelir aldar, çünkü eli çabuktur,
Bir buncılayın fitne kande bulur arayı?
Çün yüzünü döndürdü bir lahza karar etmez,
Nice seri pâ eyler, döner ser eder pâyı.
Birfani vefasızdır, kavline inanma hiç,
Geh yoksulu bay eyler geh yoksul eder bayı.
Hayran kamu âlimler bu mâninin altında,
Kaftan kafa hükmeyler, bilmez bu muammayı.
Vâlihtir o vahdette, kesrette kanı tefrik?
Hızr ermedi bu sırra, bildirmedi Musa’yı
Miskin Hacı Bayram sen dünyaya gönül verme,
Bir ulu imarettir, alma başa sevdayı!... HACI BAYRAM -ı VELİ**********
AK ŞEMSEDDİN [Kaddesallahu Sırrıhulaziz]'den BİR İLÂHİ


Ak Şemseddin (1389-1458) büyük şöhret kazanan ulu âriflerdendir. İstanbul fethinde Fatih’in ordusunda bulunarak askerin mânevî kuvvetini yükseltmiştir. Dine ve tıbba dair çeşitli eserleri vardır.
Zehi can kim münevverdir bugün nur-u tecellâdan,

Zehi dil kim muattardır hava-yı aşk-ı Mevlâdan!

Harabat içre uşşakı görüp ta’netme, ey zâhid!

Ki ol rüsva-yı aşk olmuş, yanıptır derd-i Mevlâdan.

Gönül dildare verenler cihanda kılmadı ârâm,

Budur avare sergerden, geçer dünya-vü ukbadan.

Tamaşasın duyan aşkın nazar kılmadı ağyare,

Ki daim aşk-ü şevk ister, usanmaz ol bu sevdadan.

Cihanın maveresinde kuruptur haymeyi âşık,

Bu âlemde haber bilmez dahi hem arş-i âlâdan.

Hudanın âşıkı çoktur veli Ak Şemseddin gibi,

Kani bir dertli âşık kim yana aşk-ı dilâradan!..

AK Şemseddin

*****

AKBIYIK SULTAN[Kaddesallahu Sırrıhulaziz]'denBİR İLÂHİ
Şol dem gördüm dîdarını,
Divaneyim, divaneyim.
Yandım cemâlin şem’ine:
Pervaneyim, pervaneyim.
Yâr ile ben ağyar olmuşum,
Sanma ki ağyar olmuşum,
Ben aşinâdan gayriye,
Bîgâneyim, bîgâneyim.
Ben aşk meyinde sakıyîm
Ol mâşukum muştakıyim,
Gel içireyim aşktan,
Meyhaneyim, meyhaneyim.
Gavvas-i bahr-i vahdetim,
Buldum hakikat bahrini,
Deryaya saldım katramı,
Dürdaneyim, dürdaneyim.
Bildim seni, buldum anı,
Verdim bunu aldım anı,
Terk eyledim cism ü canı,
Cananeyim, cananeyim.
Terk eyledim ben şeş cihet,
Oldum onunla hemcihet,
Yâr gencini pinhan için,
Viraneyim, viraneyim.
Gel, ey Hudayi Şemsüddin!
Buldum Hakk’ı oldum yakîn,
Söyleme sır, eyleme faş,
Sırhaneyim, sırhaneyim.
Şems-i Hudâ (Akbıyık Sultan)
****************
Âşık PAŞA[Kaddesallahu Sırrıhulaziz]'den BİR ŞİİR
Âşık Paşa Horasan’lıdır, Kırşehir’e yerleşen zengin bir âilenin çocuğudur. 1270’de doğmuş, 1332’de vefat etmiş bir zattır. Garipname adlı manzum eseri Anadolu’da çok okunan kitaplardan biridir.
“Cemâlin pertevi, ey dost; salalı nur-u envarı
Olup Mecnun gibi hayran kıluram nale vü zâri.
Bu gözler kim seni gördü, cihanın terkini kıldı;
Erer vuslat makamına olup Mansûr-u şeydayî.
Tecelli derde dermandır, kulun arzusu sultandır,
Bu can yoluna kurbandır, görelden ol temaşayı.
Ciğer derdin ile hundur, akan çeşmimde ceyhundur,
Gönül aşk bahrine daldı, n’ider bes gayri sevdayı...
Bu benlik mahvolup kaldı, cihan külli fenâ oldu,
Bu mânâ sırları duydu, anıçün oldu rüsayi.
Bu yola can veren Âşık amel kıla Hak’a lâyık,
Şarab-ı lemyezel içüp temaşa kıl bu deryayı...
Âşık PAŞA
*******
İBRAHİM TENNURİ [Kaddesallahu Sırrıhulaziz]'denBİR İLAHİ
Cana cefâ kıl ya vefâ,

Kahrın da hoş, lûtfun da hoş,

Ya derd gönder ya ya devâ,

Kahrın da hoş, lûtfun da hoş.

Hoştur bana senden gelen:

Ya hil’at ü yahut kefen,

Ya taze gül, yahut diken...

Kahrın da hoş, lûtfun da hoş.

Gelse celâlinden cefâ,

Yahut cemâlinden vefâ,

İkiside cana safa:

Kahrın da hoş, lûtfun da hoş.

Ger buğ u ger bostan ola,

Ger bendü ger zindan ola,

Ger vasl ü ger hicrân ola,

Kahrın da hoş, lûtfun da hoş.

Ey Padişah-ı Lemyezel!

Zat-ı ebed, hayy-ı ezel!

Ey lûtfu bol kahrı güzel!

Kahrın da hoş, lûtfun da hoş.

Ağlatırsın zâri zâri,

Verirsen cennet ü hûri,

Lâyık görür isen nâri,

Kahrın da hoş, lûtfun da hoş.

Gerek ağlat, gerek güldür,

Gerek dirgür, gerek öldür,

Bu Âşık hem sana kuldur,

Kahrın da hoş, lûtfun da hoş.

İbrahim Tennuri

******
YUNUS EMRE(Kaddesallahu Sırrahulaziz)'denBİR ŞİİR :
İlim ilim bilmektir,
İlim kendin bilmektir,
Sen kendini bilmezsen,
Ya nice okumaktır?
Okumaktan mânâ ne?
Kişi Hakk'ı bilmektir,
Çün okudun bilmezsin,
Ha bir kuru emektir.
Okudum bildim deme,
Çok tâat kıldım deme,
Eri Hak bilmez isen,
Abes yere yelmektir.
Dört kitabın manası
Tamamdır bir Elifte,
Sen Elif dersin hoca,
Manâsı ne demektir?
Yunus Emre der hoca,
Gerekse var bin hacca,
Hepisinden eyice
Bir gönüle girmektir...
Yunus Emre
*****
NİYAZİ MISRÎ(Kaddesallahu Sırrahulaziz)'denİKİ ŞİİR :
1Ey derde derman isteyen yetmez mi derd derman sanaEy rahat-ı can isteyen kurban olandır can sanaYağma edersin varlığın gider gönülden darlığınMahveyle sen ağyarlığın yar olısar mihman sanaSermaye bu yolda heman teslim olur buna inanSıdk ile Allah’a dayan etmez mi gör ihsan sanaTevhide tapşur özünü kimseye açma razunıŞeyh izine tut yüzünü şeyhin yeter burhan sanaİven kişi yol alamaz maksudu hergiz bulamazBekle maarif kapusun yüz göstere irfan sanaDünya ile ukbayı ko, ulâ ile uhrâyı koVar ol kuru sevdayı ko, matlab yeter Sübhan sanaCandan talep kıl yarini ver canı bul didarınıYok eyle kendi varını kim var ola canan sanaÇürüklerin hep sağ olur zehrin kamu bal yağ olurDağlar yemişli bağ olur cümle cihan bostan sanaGüçtür kati Hakk’ın yolu dergahı hem gayet uluSıdk ile olmazsan kulu etmez yolu âsân sanaKulluğa bel bağlar isen şam ü seher ağlar isenSular gibi çağlar isen tiz bulunur umman sanaBülbül oluben öte gör gül gibi açıl tüte görAşk oduna can ata gör gülzar olur nirân sanaYüzün Niyazi eyle hâk derd ile bağrın eyle çâkKalbin sarayın eyle pâk şayet gele Sultan sana.
2
Uyan gafletten ey gafil, seni aldamasın dünyaYakanı al elinden kim seni sonra kılar rüsvaNe sandın sen bu gaddarı ki ta böyle anı sevdinAnı her kim ki sevdiyse dinini eyledi yağmaAdavet kılma kimseyle sana nefsin yeter düşmanKi asla senden ayrılmaz ömür ahir olunca ta..İşittin Hak Rasulünden nice ayât-ü ahbârıVeli nidem ki kar etmez bu öğütler sana aslaBu zahir gözünü örtüp bana tut cânıla gönlünKi her bir sözün içinde duyasın cevher-i manaKelam-ı Mustafa zevkin dimağında bulagör kimMuadil olmaz ol zevke hezarân “mennile selvâ”Kemali devlet istersen oku ayât-ı Kur’anı
Ki her harfin içinde var Niyazi bin dürr-i yektâ.
EBU HAMİD[Kaddesallahu Sırrıhulaziz]'denBİR ŞİİR :
Senden dolu iki cihan,
Oldum zuhurunda nihân;
Ger bulmayam seni ayan,
Ya Rab, n’ola halim benim?..
Dilde kanaat olmaya,
Zühd ile tâat olmaya,
Senden hidâyet olmaya,
Ya Rab, n’ola halim benim?..
Şol gün ki mîzan kurula,
Hak tapusunda durula,
Halâyık oda sürüle,
Ya Rab, n’ola halim benim?..
Ağlarım üş de zâr ile,
Kaldım diriğ ağyar ile,
Bilişmedim sen yâr ile,
Ya Rab, n’ola halim benim?..
Hâmidi’nin gözü yaşlı,
Doldurur dağ ile taşı,
Bilmem n’idem garip başı,
Ya Rab, n’ola halim benim?..
Ebû HÂMİD
--------------------------------------------------------------------------------

Seyda Delale

Zikirli İlahi

Tasavvuf

Ağlatan İlahi

Zikir

Hasan DURSUN "YARA BENİM"

Mehmet Emin Ay - Mustafa Demirci - Aşkın İle Aşıklar

MEHMET EMiN AY & MUSTAFA DEMiRCi - ALLAH ALLAH AYNi

MEHMET EMİN AY ESMA ZİKRİ ESMAÜL HÜSNA

Mehmet Emin Ay - Güllere Vurgunum

Mehmet Emin Ay - O Gece Sendin Gelen

VEYSEL KARANİ - NEY

Sevdim seni mabuduma (Ney dinletisi İlahi)

Ney Taksim & Ilahi Gül Yüzünü Rüyamızda Görelim

Ney Gel Gör Beni

shaykh Yasser Al Failekawe kuran ziyafeti

Abdulsamet-