ALLAH ım sen buyuksun bızı zalimlerden koru


Bu Blogda Ara

Ali Ramazan Dinç Hocaefendi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ali Ramazan Dinç Hocaefendi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Kasım 2010 Perşembe

Genel Bilgiler

Yahudiler Gibi Sallanmayin

Sahabelerden Ümmü Ruman (r.a.), namaz kılarken sallanıyordu. Onu bu halde gören eşi Hazret-i Ebu Bekir (R.d.), öyle bir azarladı ki, Ümmü Ruman neredeyse namazdan çıkacaktı. 


Daha sonra Hz. Ebû Bekir (R.d.)
, şiddetle uyarmasının sebebini şöyle açıkladı:

– Resulullah (a.s.m.) şöyle buyuruyordu: “Herhangi biriniz namaza durduğunda her tarafı sakin olsun, Yahudiler gibi sallanmasın. Zira namazda her tarafın sükûnet içinde olması, namazın tamamındandır.”

Namazı Yaşayanlar/Said Demirtaş/Nesil Yayınları



dinimizde alkışlamanın yeri
Islâm dinine hakaret eden birisini alkışlamanın hükmü nedir?

Öncelikle alkışın her türlüsünün bid'at olduğu bilinmelidir. Alkış yerine Islâm'da "tekbir" vardır. Yani Islâm'da heyecanla yapılan bir hareket bile, yüce bir gerçeği vurgular. Sonra Islâma hakaret eden birisini, bu hakareti sırasında, hakaret olduğunu bile bile alkışlamak küfürdür, tevbe edilmesi gerekir. Başka bir hareketinden dolayı, ya da hakaret olduğunu bilmeksizin hakaretinden dolayı alkışlamak ise gaflettir, bid'attır, uyanmak, dostu dost, düşmanı düşman olarak tanımak ve sünnet olanı yapmak gerekir.

Alkış bir yönüyle de kişiyi yüzüne karşı övmektir. Oysa hadîste: "Kişiyi yüzüne karşı öven meddahların suratlarına toprak saçın" buyrulmuştur.i Bir keresinde Mescid-i Nebi'de Hz. Ebubekir namaz kıldırmış, bilahâre Rasûllüllah (s.a.) gelince mesciddekiler bunu alkışla karşılamışlar, bunun üzerine de böyle yapmamaları konusunda ikaz edilmişlerdir




İki bölümlü tahta üzerinde, atılan zarlara göre pulları hareket ettirilerek oynanan oyun ve bu oyunun oynandığı tahta.

Tavlanın Arapça'daki ismi "Nerd"dir. Tavla çok eski bir oyundur. Arabların bunu Farslılardan aldığı söylenir. Buna delil olarak asıl adının "Nerdeşîr" olduğu gösterilmektedir (İbn Manzûr, Lisanü'l-Arab, VI, 4392).

Tavlánın haramlığı bizzat Resulullah (s.a.s)'in hadisleriyle sabittir:

1- Müslim, Ebû Davûd ve Ahmed b. Hanbel'in Büreyde b. Hasîb (r.a)'den rivâyet ettikleri bir hadiste Resulullah (s.a.s) Tavla (Nerdeşir) oynayan sanki elini domuz kanına bulaştırmış gibidir" buyurmuştur (İbn Hanbel, V, 370).

2- Muvatta, Ebû Davûd, İbn Hanbel, İbn Mâce, Hakim, Dârakutnî ve Beyhakî'nin Ebû Musa el-Eş'arî (r.a)'den rivâyet ettikleri bir hadiste de, "Kim tavla oynarsa ALLAH ve Resulune isyan etmiştir" buyurulmuştur (Ebû Davûd, Edeb, 56; İbn Mâce, Edeb, 43; Muvattâ, Rüya, 6).

Bu hadis-i şerifler ışığında tavlanın haram olduğu anlaşılmaktadır. Tavla kumarın bir çeşididir ve kumarın haramlığında şüphe yoktur. Çünkü Resulullah (s.a.s) "Kim arkadaşına; gel kumar oynayalım dese (de oynamasa, bu sözüne kefaret olmak üzere) sadaka versin." buyurmuştur (Buharî, Edeb, 74; Müslim, Eyman, 4; Ebû Davûd, Eyman, 3).

Kumar oynamaya sadece çağırmak bile, kefâret olarak sadaka vermeyi gerektiren bir günahtır.

Bütün müdevven fıkıh ekolleri, Hanefi*, Şâfiî, Mâlikî, Hanbelîler, İmamiyye ve Zeydiyye, ayrıca Zahirîler tavlanın haram olduğunda ittifak halindedirler.

imam Şevkânî, İbn Muğaffel ile İbn Müseyyeb'in tavla oynama, kumara sebep kılınmadığı takdirde, ruhsat verdiklerini nakletmektedir (Şevkânî, Neylü'l-Evtâr, VIII, 107). Ancak yukarıda geçen hadisler tavlanın haram olduğuna kesinlikle delâlet etmektedir. İster kumar niyetiyle oynansın, ister başka niyetle oynansın. Çünkü "Tavla oynayan ALLAH ve Resulune asi olmuştur" hadisi sarih ve sahihtir. ALLAH ve Resulune asi olana Cehennem'in gerekli olduğu da açıktır. Çünkü Cenab-ı Hak:

Kim ALLAH'a ve Resulune isyan ederse, içinde ebedi kalmak üzere, ona Cehennem ateşine düşmek vardır" (el-Cin, 72/23) ve "ALLAH ve Resulunün emrine aykırı davrananlar, kendilerine bir belânın çarpmasından, yahut onlara acı bir azabın uğramasından sakınsınlar" (en-Nûr, 24/63) buyurmaktadır.

Tavla ve benzeri oyunlarda sonuç şansa dayanmaktadır. Bu ise önce mücâdeleye ve çekişmeye, sonra hırslanmaya, sonra da kin, düşmanlık ve fitneye sebep olmaktadır.

Tavla genellikle, az bir miktar ile de olsa, kumar olarak oynanmaktadır. İnsanlar ona alışmakta, âdet edinmektedirler. Kazanmak hırsına kapılan insan, bu hırsla rahatça yalan söyleyebilmektedir. Yalan yere yemin ise kendi başına büyük günahlardandır. Oynadıkça hırslanan insan, oynadıkça oynamakta, vaktin nasıl geçtiğini bilmemekte, dünyası âdeta oynadığı oyundan ibaret olmaktadır. Böyle bir insanın gaflete dalacağı tabiidir. Gaflete dalan insan ise haliyle hem ALLAH'ı anmayı, hem de namazı hatırına getirememektedir.

Tavlayı oynamak haram olduğu gibi, tavla aletinin alış-verişini yapmak da haramdır (Muhammed Vefâ, Bey'u'l-A'yâni'l-Muharrame
, 94-96)

İman Etmeyenleri Bekleyen Azap Dolu Hayat ....


Kuran'daki tasvirlerden anlaşıldığı üzere cehennem; pis kokusu, dar, gürültülü, karanlık, isli, dumanlı, izbe ve tekin olmayan mekanları, hücreleri, kavurucu sıcaklığı, en iğrenç yiyecek ve içecekleri, ateşten elbiseleri, sonsuza kadar artan azabıyla tüm ayrıntıların eksiksiz bulunduğu bir mekandır. Ancak söz konusu ortamı, çok uzak olsa da, fikir vermesi açısından bazı yönlerden, nükleer savaş sonrasındaki dünyayı tasvir eden filmlerdeki karanlık, alabildiğine pis, iğrenç, bunaltıcı ortamlara benzetebiliriz. Elbette böyle bir mekanda, bu mekana uygun bir hayat söz konusudur. Cehennem ehli duyar, konuşur, tartışır, kaçmaya çalışır, ateşte yakılır, azabın hafifletilmesini ister, susar, acıkır, pişmanlık duyar. Tüm bunları yaşarken şuuru tamamen açıktır.

Bu ortamda cehennem halkı pis ve iğrenç mekanlarda insanlık dışı bir şekilde yaşarlar. Yiyecek olarak yalnızca zakkum ağacını veya darı dikenini bulabilirler. (Duhan Suresi, 43) İçecek olarak ise irin, kan ve kaynar sudan başka birşeyleri yoktur. (Nebe Suresi, 25) Bu arada ateş onları her yanlarından kuşatmıştır. Yanan derilerinin yerine yenileri yaratılır. (Nisa Suresi, 56) Böylece ateşin verdiği acı, kesintisiz bir şekilde hiç hafiflemeden devam eder. Derileri dökülmüş, etleri yanmış, bütün vücutları yanık, kan ve irin içinde olduğu halde zincirlere vurulur ve kırbaçlanırlar. Tasmalandırılır, elleri boyunlarına bağlı olarak daracık yerlere atılırlar. Zebaniler tarafından ateşten yataklara yatırılırlar, üzerlerine örttükleri örtüler bile ateştendir. Bu azaptan kurtulabilmek için sürekli feryat ederler, yalvarırlar, ama kendilerine cevap bile verilmez. En azından, bir günlük de olsa azabın hafiflemesini isterler, ancak yine aşağılanma ve azapla karşılık görürler.

Cehennemde bütün bu olanlar kesin birer gerçektir. Bugün dünyada sürdürdüğümüz hayat kadar, hatta daha da gerçektir. Allah'a, O'nun tam olarak istediği gibi değil, bir ucundan ibadet edenler (Hac Suresi, 11); "nasıl olsa Allah bağışlar" diyerek günah işleyip de azapta belirli bir süre kalacaklarını umanlar (Al-i İmran Suresi, 24); iman etmeyerek sadece para, mevki, kariyer gibi kavramları hayatlarının amacı haline getirenler; Kuran'ı şahsi menfaatlerine göre yorumlayıp çarpıtanlar, kısacası iman etmeyen bütün insanlar, müşrikler ve münafıklar ahiret günü hepsi cehenneme getirilirler.



Kuran ahlakından yüz çeviren kişilerin hiçbir kurtuluşlarının olmayacağı cehennemde dehşet verici bir azapla karşılaşmaları sadece bir an meselesidir. Bu nedenle her insan, burada anlatılan gerçekleri öğrendiğinde hiç zaman yitirmeden içinde bulunduğu yanlışlıktan geri dönmeli, Rabbimiz'den bağışlanma dileyerek O'nun yolunda çaba harcayacağı bir hayatı seçmelidir. Kuran'da şöyle bildirilmektedir:

O inkar edenler Müslüman olmayı nice kereler dileyecekler. Onları bırak, yesinler, yararlansınlar ve onları (boş) emel oyalayadursun. İleride bileceklerdir. (Hicr Suresi, 2-3)

Okuyacağınız yazılar ile amaçlanan, Allah’ın büyük bir azap olarak Kitabında anlattığı cehennemi insanlara tanıtmak, sahip olduğu korkunç aşağılanmanın, rezilliğin, sefilliğin, fiziksel ve psikolojik eziyetlerin çok çeşitli uygulamalarından herkesi haberdar etmektir. Sonsuz azaptan ve duyulacak pişmanlıktan kurtulmanın ve Allah'ın rızasını ve cennetini kazanmanın yolu ise çok açıktır: Geç olmadan Allah'a gönülden iman etmek ve tüm yaşamını O'nu razı edeceği umulan davranışlarla geçirmek…

Rabbiniz'den olan mağfiret ve eni göklerle yer kadar olan cennete (kavuşmak için) yarışın; o, muttakiler için hazırlanmıştır. (Al-i İmran Suresi, 133)

Geri Dönüşü Olmayan Bir Mekan...


Cehennemin en korkunç özelliklerinden biri de azabın hiçbir zaman bitmeyecek olmasıdır. İçine bir kez girdikten sonra artık geri dönüş olmayacaktır. Tek gerçek, sonsuza kadar sürecek olan ateş azabıdır. Bununla yüzyüze gelen insan ruhen sonsuz yıkıma uğrayacaktır. Çünkü artık hiçbir umut kalmamıştır. Kuran'da, cehennem halkının çaresizliği şöyle bildirilmektedir:

Fasık olanlar içinse, artık onların da barınma yeri ateştir. Oradan her çıkmak istediklerinde, geri çevrilirler ve onlara: "Kendisini yalanladığınız ateş azabını tadın" denir. (Secde Suresi, 20)
Kilitlenen Kapıların Ardındaki Sonsuz Hayat
Yüce Allah'ın "Kahhar" (Kahredici), "Cebbar" (istediğini zorla yaptıran), "Muntakim" (intikam alıcı) gibi isimlerinin sonsuza dek tecelli edeceği bir mekan olan cehennem, insana her yönden acı vermek için özel bir yaratılışla yaratılmıştır. Kuran ayetlerinde cehennem, yaşayan bir canlı gibi tasvir edilmektedir. Bu canlı, iman etmeyen kişileri yaratıldığı günden beri sabırsızlıkla beklemektedir. Cehennem, ayetlerde bildirildiğine göre, “insana delicesine susamıştır.” (Müddessir Suresi, 29) İman etmeyenler için yaratılan cehennem, o gün geldiğinde, sonsuza kadar devam edecek görevini yapmak üzere harekete geçecektir.

Ayetlerde bildirildiği üzere, cehennem halkı, cehenneme girdiklerinde onun kapıları üzerlerine kapatılacak ve olabilecek en dehşet verici görüntülerle karşılaşacaklardır. İman etmeyenler biraz sonra ateşe atılacaklarını ve bunun da sonsuza kadar süreceğini anlamışlardır. Kapıların kapanması, artık bir çıkışın ya da kaçışın olmadığını gösterir. Allah, cehennem halkının bu durumunu şöyle bildirmektedir:

Ayetlerimizi inkar edenler ise, sol yanın adamlarıdır (Ashab-ı Meş'eme). "Kapıları kilitlenmiş" bir ateş onların üzerinedir. (Beled Suresi, 19-20)
Samimi Tefekkür Edilmediğinde Kavranamayan Azap
İnsanın dünya hayatında sahip olduğu kıstaslar, cehennem azabını tam olarak kavramaya yeterli değildir. Birkaç saniye olsun ateşe veya kaynar suya dayanamayan insan, çoğunlukla, sonsuza kadar sürecek bir ateş azabını zihninde gerektiği gibi canlandıramaz. Hatta dünyadaki ateşin verebileceği herhangi bir acı, cehennem azabının şiddeti ile karşılaştırılamaz. Sonsuz güç sahibi Allah, azabının bir benzeri olmadığını Kuran'da şöyle bildirmektedir:

Artık o gün hiç kimse (Allah'ın) vereceği azab gibi azablandıramaz. Onun vuracağı bağı hiç kimse vuramaz. (Fecr Suresi, 25-26)

Cehennemdeki azabı dünyadaki herhangi bir azabla kıyaslamak elbette mümkün değildir. Cehennem ehli beş duyusuyla da azap çeker. Gözü dehşet verici ve iğrenç görüntüler görür; kulağı korkunç ve acı veren sesler, uğultular, gürültüler, çığlıklar, inlemeler, haykırışlar duyar; burnu olabilecek en pis ve tiksinti verici kokularla dolar; dili en iğrenç tadları, en dayanılmaz acıları hisseder; derisi ve tüm vücudu, tek bir hücresi eksik kalmamak üzere yanar, şiddetli acılar içinde kıvranır. Bir türlü ölüp yok olmaz. Derileri yenilenir, azapta hiçbir kesinti ve hafifleme olmadan aynı işkence sonsuza dek sürer. Kuran'da bildirildiğine göre artık iman etmeyenler için, "sabretseler de birdir, sabretmeseler de". (Tur Suresi, 16)

Cehennemde en az fiziksel acılar kadar şiddetli manevi azaplar da vardır. Dünya hayatında Allah'a iman etmemiş olan kişiler aşağılanır, horlanır, rezil olur, pişman olur, çaresizliklerini ve ümitsizliklerini düşündükçe yürekleri yanar ve ruhları sıkıntıya düşer. Sonsuzluk akıllarına geldikçe mahvolurlar. Öyle ki, azap bir milyon yıl sonra veya bir milyar yıl sonra ya da trilyonlarca yıl sonra sona erecek olsa, bu onlar için büyük bir umut ve sevinç kaynağı olurdu. Ancak bu hiçbir zaman gerçekleşmez. Bu nedenle de tarifsiz bir ümitsizlik içine düşerler. Unutulmamalıdır ki; azabın bir daha hiç sonunun gelmeyeceğini, cehennemden hiçbir zaman çıkış olmayacağını bilmenin verdiği ümitsizlik hissi, dünyadaki herhangi bir ümitsizlik hissiyle kıyaslanamayacak bir duygudur.

SONSUZ MUTSUZLUK MU?


Yüce Allah; insanları yaratmış, onlara Kendi dinini tebliğ eden mübarek elçiler ve Hak kitaplar göndermiştir. İnsanlar bu vesileyle her devirde, sonsuz rahmet ve merhamet sahibi Yüce Rabbimiz'in varlığına ve birliğine iman etmeye çağrılmaktadırlar.

Dünya üzerindeki herkes, her an Allah'ın koruyuculuğuna, rahmetine muhtaçtır. Aciz olarak yaratılan insan; soluk alıp vermesinden ayakta durmasına, beslenmesinden konuşmasına kadar her an ihtiyaç içindedir. Ayrıca Yüce Allah'ın "Ben, cinleri ve insanları yalnızca Bana ibadet etsinler diye yarattım." (Zariyat Suresi, 56) ayetiyle bildirdiği üzere, insan yalnızca Allah'a kul olması için yaratılmıştır. Yaratılış amacını kabul etmediğinde ise, bunun karşılığını ahirette görecektir. Yüce Rabbimiz'in şanını gerektiği gibi tanıyıp takdir etmeyip böbürlenenlerin göreceği karşılık, cehennemde yaşanacak sonsuz bir azaptır. Allah, Kuran'da şöyle buyurmaktadır:

... Doğrusu Bana ibadet etmekten büyüklenen (müstekbir)ler; cehenneme boyun bükmüş kimseler olarak gireceklerdir. (Mümin Suresi, 60)

Ayette bildirilen bu açık gerçeğe karşın, insanların çok büyük bir bölümü bir tür oyalanma içindedirler. Kendilerini dünya hayatının aldatıcı süslerine ve sözde önemli uğraşılarına kaptırarak, ahiret hayatları için çaba harcamak yerine zaman kaybetmeyi tercih ederler. Sürekli düşünmeleri ve önem vermeleri gereken tek konu bu olmalıyken; önemsiz bir konu için aylarca, yıllarca hiç durmadan çalışabilirler. Kuran'da, gaflet halindeki bu çoğunluk şöyle bildirilmektedir:

İnsanları sorgulama (zamanı) yaklaştı, kendileri ise gaflet içinde yüz çeviriyorlar. Rablerinden kendilerine yeni bir hatırlatma gelmeyiversin, bunu mutlaka oyun konusu yaparak dinliyorlar. Onların kalpleri tutkuyla oyalanmadadır... (Enbiya Suresi, 1-3)
Bir başka büyük gerçek ise bu azabın cehenneme giren herkes için "sonsuza dek" sürecek olmasıdır. Birçok insan, cehennem azabının belirli bir zaman süreceği, sonra da bağışlanacakları gibi bir hurafeye inanmaktadır. Bu inanç özellikle ibadetlerini tam olarak yapmayan insanlar arasında oldukça yaygındır. Bu kişiler dünya hayatından istedikleri kadar yararlanıp, bunun karşılığında cehennemde bir süre kalacaklarını, daha sonra affedileceklerini zannetmekte ve vicdanlarını bu şekilde rahatlatmaya çalışmaktadırlar. Ancak bu düşünceleri kesinlikle doğru değildir. Çünkü Kuran'daki cehennemle ilgili tüm ayetlerde; cehennemin iman etmeyen kişiler için yaratıldığı, buradaki azabın sonsuza dek sürdüğü ve geriye hiçbir dönüş olmadığı bildirilmektedir. Ayette bildirildiği üzere, iman etmeyenler "bütün zamanlar boyunca içinde kalacaklardır." (Nebe Suresi, 23)


"Biraz yanıp sonra da cennete girme" şeklindeki batıl düşünce ise, bazı insanların kendilerini ve vicdanlarını avutup aldatmak için uydurdukları boş bir inançtır. Nitekim Kuran'da bu boş inanç da bildirilmektedir. Bu düşünceye sahip bazı Yahudiler hakkında Yüce Allah Kuran'da şöyle buyurmaktadır:

Dediler ki: "Sayılı günlerin dışında, ateş asla bize değmeyecektir." De ki: "Allah Katından bir ahid mi aldınız? -ki Allah asla ahdinden dönmez- Yoksa Allah'a karşı bilmediğiniz birşeyi mi söylüyorsunuz?" Hayır; kim bir kötülük işler de günahı kendisini kuşatırsa, (artık) onlar, ateşin halkıdırlar, orada süresiz kalacaklardır. (Bakara Suresi, 80-81)

Dünyada iken Allah'a karşı büyüklük taslamış olanları, mahşer günü bekleyen karşılama ise şöyle bildirilmektedir:

Öyleyse içinde ebedi kalıcılar olarak cehennemin kapılarından girin. Büyüklük taslayanların konaklama yeri ne kötüdür. (Nahl Suresi, 29)

HESAP GÜNÜNDE; Müminlerin Yüz İfadeleri


Güzellik yapanlara daha güzeli ve fazlası vardır. Onların yüzlerini ne bir karartı sarar, ne bir zillet, işte onlar cennetin halkıdırlar; orada süresiz kalacaklardır." (Yunus Suresi, 26)

İman Etmeyenlerin Yüz İfadeleri

"...Bunları bir zillet sarıp kaplar. Onları Allah'tan (kurtaracak) hiçbir koruyucu yok. Onların yüzleri, sanki bir karanlık gecenin parçalarına bürünmüş gibidir. İşte bunlar ateşin halkıdırlar; orada süresiz kalacaklardır." (Yunus Suresi, 27)

Müminler Kolay Bir Hesaba Çekilirler

Müminler dünyadaki yaşamlarını, kendilerini yaratan ve doğruya yönelten Rabbimiz'in istediği şekilde sürdürmüşlerdir. Allah pek çok ayette iman edip salih amellerde bulunanların, günahlarını da iyiliklere çevirip bağışlayacağını bildirmiştir. İnşikak Suresi'nde müminler için oldukça kolay bir hesap olacağı bildirilir:

"Ey insan, gerçekten sen, hiç durmaksızın Rabbine doğru bir çaba harcayıp durmaktasın; sonunda O'na varacaksın. Artık kimin kitabı sağ yanından verilirse, O, kolay bir hesap (sorgu) ile sorguya çekilecek ve kendi yakınlarına sevinç içinde dönmüş olacaktır."

İman Etmeyenleri Zor Bir Hesap Beklemektedir

Dünyadaki yaşamlarını Allah'ın gösterdiği yolu bırakarak, kendi istek ve tutkularına uyan ya da içinde bulundukları toplumun çarpık değer ve inançlarına göre yaşayan inkarcıların hesabı, bu tavırlarını değiştirmedikleri takdirde, çok zorlu olacaktır. Bunun en büyük sebebi, kendilerine dünyada Allah'ın varlığına dair hatırlatıcılar gelmesine rağmen Allah'ın sınırlarını korumamaları ve dünyaya tekrar gönderilseler de korumayacak olmalarıdır. Bu, Kuran ayetleri ile haber verilmiş kesin bir gerçektir:

"Ateşin üstünde durdurulduklarında onları bir görsen; derler ki: "Keşke (dünyaya bir daha) geri çevrilseydik de Rabbimiz'in ayetlerini yalanlamasaydık ve mü'minlerden olsaydık. Hayır, önceden saklı tuttukları kendilerine açıklandı. Şayet (dünyaya) geri çevrilseler bile, kendisinden sakındırıldıkları şeylere şüphesiz yine döneceklerdir. Çünkü onlar, gerçekten inkarcıdırlar." (Enam Suresi, 27-28)

Ayetlerde belirtildiği gibi, şeytanın etkisindeki nefsine uyarak kötülükte ısrar eden kimseler için ahirette sonsuza kadar sürecek bir azap vardır:

Hayır; kim bir kötülük işler de günahı kendisini kuşatırsa, (artık) onlar, ateşin halkıdırlar, orada süresiz kalacaklardır.

Ancak nefsinin değil, her zaman doğruyu işaret eden vicdanının sesini dinleyen ve bunda kararlılık gösteren insanlar için Allah Kuran'da şöyle buyurmaktadır:

İman edip salih amellerde bulunanlar ise cennet halkıdırlar, orada süresiz kalacaklardır. (Bakara Suresi, 81, 82) (İnşikak Suresi, 6-9)

GERÇEK YAŞAM AHİRETTEDİR


Birçok insan, dünya üzerinde eksiksiz ve mükemmel bir yaşamın kurulabileceğini sanır. Gerekli maddi imkanlar elde edildiğinde, bu dünyadaki yaşamın insanı tam olarak tatmin edebileceğini ve mutlu kılabileceğini düşünür. En yaygın kanaate göre insan, maddi bir zenginlik, bu düşünce doğrultusunda gerçekleştirilmiş bir evlilik, diğer insanların gözünde saygınlık ve toplum içinde güçlü bir kariyer elde ettiğinde, kusursuz bir hayat kurmuş olur.

Oysa Kuran'da bu tür bir bakış açısı şiddetle yerilmektedir. Aksine Kuran'da, dünya üzerinde sürdürdüğümüz yaşamın, asla eksiksiz, mükemmel ve sorunsuz olamayacağı bildirilmektedir. Çünkü dünya hayatı özellikle böyle tasarlanmıştır.

"Dünya" kelimesinin kökeni bu konuda çok önemli bir anlam içerir. Kelime, Arapçadaki "deniy" sıfatından türemiştir. "Deniy" ise, alçak, düşük, basit, değersiz gibi anlamlara gelmektedir. Bu durumda "dünya" kelimesi de, bu sıfatlara haiz bir mekan anlamını taşır.

Nitekim Kuran'da, dünya hayatının değersizliği ve önemsizliği sık sık vurgulanır. Dünya hayatını güzel kıldığı düşünülen zenginlik, aile, statü, başarı gibi faktörler, Kuran'a göre geçici ve aldatıcı birer metadan başka bir şey değildirler. Allah bir ayette dünya hayatı hakkında şunları bildirmektedir:

Bilin ki, dünya hayatı ancak bir oyun, '(eğlence türünden) tutkulu bir oyalama', bir süs, kendi aranızda bir övünme (süresi ve konusu), mal ve çocuklarda bir 'çoğalma-tutkusu'dur. Bir yağmur örneği gibi; onun bitirdiği ekin ekicilerin (veya kafirlerin) hoşuna gitmiştir, sonra kuruyuverir, bir de bakarsın ki sapsarı kesilmiş, sonra o, bir çer-çöp oluvermiştir. Ahirette ise şiddetli bir azab; Allah'tan bir mağfiret ve bir hoşnutluk (rıza) vardır. Dünya hayatı, aldanış olan bir metadan başka bir şey değildir. (Hadid Suresi, 20)

Başka ayetlerde ise insanın dünya hayatı dolayısıyla nasıl bir aldanışa kapıldığı şöyle açıklanır:

Hayır siz, dünya hayatını seçip üstün tutuyorsunuz. Ahiret ise daha hayırlı ve daha süreklidir. (A'la Suresi, 16-17)

Ayette bildirildiği gibi söz konusu kişiler dünya hayatını ahirete üstün tutmaktadırlar. Bunu yaparak, Allah'a iman etmemiş ve Kuran ayetlerinden yüz çevirmiş olmaktadırlar. Kuran'da bu gibi kişiler "Bizimle karşılaşmayı ummayanlar, dünya hayatına razı olanlar ve bununla tatmin bulanlar ve Bizim ayetlerimizden habersiz olanlar" (Yunus Suresi, 7) şeklinde tanımlanmakta ve hepsinin sonsuz cehennem azabıyla karşılık bulacakları bildirilmektedir. Elbette, dünya hayatının eksikliği, bu dünyada güzel şeylerin var olmadığı anlamına gelmez. Aksine, Allah dünyayı cenneti hatırlatacak pek çok güzel nimetle doldurmuştur. Fakat bu güzelliklerin yanına cehenneme ait olan eksiklik, çirkinlik ve kusurlar da katılmıştır.

Dünyada, imtihan ortamının hikmeti gereği cennet ve cehenneme ait özellikler bir arada bulunurlar. Bu şekilde müminler hem cennet hem de cehennem hakkında fikir edinir, hem de kendilerini dünyadaki kısa ve geçici yaşama kaptırmak yerine, gerçek, kusursuz, eksiksiz ve sonsuz yaşam olan ahirete yönelirler. Allah'ın kulları için seçip beğendiği yaşam da işte bu ahiret hayatıdır. Ahiret, Kuran ayetlerinde insanların gerçek ve ebedi yurdu olarak tarif edilir.

Ancak başta da belirttiğimiz gibi birçok insan dünyada mükemmel bir hayat kurulabileceğini zanneder. Dünya hayatına özgü büyük kusur ve eksiklikleri ise, son derece doğal özellikler olarak görür. Örneğin hasta olmak çoğu insana çok doğal gelir. Aynı şekilde yorgunluk, acı, sıkıntı gibi kavramlar da son derece olağan şeyler olarak karşılanır. Oysa dünya hayatına ait tüm eksiklikleri Allah çok büyük hikmetlerle yaratmıştır. İnsana düşen bu hikmetler üzerinde derin derin düşünmek ve bunlardan kendine öğütler çıkarmaktır.

İnsan hiçbir zaman hasta olmayabilir, hiçbir zaman yorulmayabilir, uyumak ve dinlenmek zorunda kalmayabilirdi. Hiç yorgunluk duymayacak bir güç ve enerjiye sahip olabilirdi. Allah dileseydi insanı tüm bu eksikliklerden ve kusurlardan arındırarak yaratabilirdi. Ancak Allah insanı bu şekilde yaratmakla, ona kendi acizliğini ve zayıflığını göstermektedir. İnsan et yerine çok daha sağlam ve temiz bir malzemeden yaratılmış olabilirdi. Acıdan, hastalıktan ve pislikten tamamen uzak olabilirdi. Tüm bunlar aslında, insanın Allah'a ne kadar muhtaç olduğunu ve acizliğini hissettirmek ve dünyanın ne denli "eksik ve kusurlu" bir yer olduğunu göstermek için var edilmektedir.

Kişi bu eksikliklere bakarak, hem kendi acizliğini hem de diğer insanların dünya hayatındaki güç ve değerlerinin ne kadar geçici olduğunu anlayabilir. Gözünde büyüttüğü, ilgisini çekmeye, takdirini toplamaya çalıştığı insanlar da kendisi kadar aciz, eksik ve kusurları olan, bakıma muhtaç insanlardır.
Ancak çoğu insan bunları kavrayamaz, var olan büyük eksiklik ve kusurları göremez. İşte bu nedenle de dünya hayatı ile tatmin bulur. Aslında bu son derece büyük bir akılsızlığın sonucudur ve cehaletin göstergelerindendir.

Nitekim Kuran'da bu insanların ahlakı şu şekilde tarif edilmektedir:

"Şu halde sen, Bizim zikrimize sırt çeviren ve dünya hayatından başkasını istemeyenden yüz çevir. İşte onların ilimden yana ulaşabildikleri (son sınır) budur..." (Necm Suresi, 29-30)

Ahiretten yana gaflet içinde olup, dünya hayatına tutkuyla bağlanmak ayette de bildirildiği gibi "ilim" sahibi olmamanın bir sonucudur.

Peki o halde bu konuda sahip olmamız gereken "ilim" nedir? "Dünya hayatıyla tatmin olmamak" için üzerine özellikle eğilmemiz gereken ilim, Allah'ın bizlere vaat ettiği cennetin bilgisidir. İnsanın cennetin tarifinin yapıldığı Kuran ayetleri hakkında ayrıntılı bilgi sahibi olması, bu ayetler üzerinde derin derin düşünmesi bu konuda atılacak en önemli adımdır.

Allah, Kuran'da iman edenlere "gerçek yurdu" şu şekilde tarif etmektedir:

Bu dünya hayatı, yalnızca bir oyun ve '(eğlence türünden) tutkulu bir oyalanmadır. Gerçekten ahiret yurdu ise, asıl hayat odur, bir bilselerdi. (Ankebut Suresi, 64)

Dünyadaki yaklaşık altı milyar insanın her birinin hayat tarzları, kültürleri, anlayışları, olaylara bakış açıları, karakterleri farklı farklıdır. Bu kadar insan yaşamını devam ettirirken, sadece çok az kimse önemli bir gerçeğin farkına vararak yaşamaktadır. Bu gerçek, fert fert herkesin, yaşadığı herşeyin hesabını, Allah Katında tek tek vereceğidir...

"Biz ise, kıyamet gününe ait duyarlı teraziler koyarız da artık, hiçbir nefis hiçbir şeyle haksızlığa uğramaz. Bir hardal tanesi bile olsa ona (teraziye) getiririz. Hesap görücüler olarak Biz yeteriz." (Enbiya Suresi, 47)

Uyrukları, eğitimleri, maddi durumları, mevkileri ne olursa olsun her insan, zamanı geldiğinde Allah'ın huzuruna çıkacak ve dünyadaki yaşamının tamamından sorguya çekilecektir. Allah Kuran ayetleri ile insanları hesap gününün varlığından haberdar etmiş ve onlara her kişinin yaptıklarının hassas teraziler ile ölçülerek karşısına çıkarılacağını bildirmiştir:

Allah'ın Kuran'da bildirdiği üzere, kıyamet günü, insanların kendi aralarında konuştukları kadar gerçektir;
İşte, göğün ve yerin Rabbine andolsun ki, şüphesiz, o (size va'dedilen) sizin (aranızda) konuştuklarınız kadar, elbette kesin bir gerçektir. (Zariyat Suresi, 23)
Bir başka gerçek ise, Allah'ın yolundan sapanlara hesap gününü unutmalarından dolayı şiddetli bir azabın isabet edeceğidir.

İnsanlık tarihine bakıldığında pek çok insanın bir gün hesaba çekileceğini unutarak, bu önemli gerçekten gafil bir yaşam sürdürdükleri görülür. Yalnızca belli bir grup insan, yani Allah'a iman edenler, Rabbimiz'in gücünü ve kudretini takdir edebilmiş, bir gün mutlaka hesap günü ile karşılaşacaklarını bilerek ve kötü hesaptan korkarak hareket etmişlerdir. Müminlerin bu korkuları Kuran'da "…Rablerinden içleri saygı ile titrer, kötü hesaptan korkarlar." (Rad Suresi, 21) sözleriyle bildirilmektedir.

İman edenlerin Allah'tan korkan insanlar olmaları ve ahirette verecekleri hesabı düşünmeleri, onları her zaman güzel ahlaklı davranmaya teşvik etmektedir. Aynı zamanda Allah'ın rızasını kazanmak için ciddi bir gayret sarf etmeye ve sürekli olarak nefisleri ile hesaplaşmaya da yöneltmektedir.

Ayrıca unutmamalıyız ki, Allah insanın hayatında kendi kendisiyle hesaplaşabilmesi için bir kolaylık olarak vicdanı yaratmıştır. Böylelikle yaşı ve bulunduğu ortam ne olursa olsun her insan yaptığı tavrın, söylediği sözün, aklından geçirdiği fikrin doğru mu yanlış mı olduğunu vicdanı sayesinde rahatlıkla anlayabilmektedir. Vicdanını dinleyen her insan hatalı yönlerini, yapması ya da sakınması gereken tavırları, ve hatta daha nasıl bir ahlaka sahip olması gerektiğini çok iyi görebilir.

Eğer bir insan ahlakını ve tavırlarını sürekli olarak gözden geçirir, kendini sürekli olarak sorgular ve vicdanının gösterdiği eksiklikleri hemen telafi yoluna gidecek olursa, dünyada ve ahirette Allah'ın razı olacağı umulan bir insan olabilir. Ama eğer kendisini yeterli görerek yaptığı yanlışları görmezlikten gelirse, bu durum kişiyi hatalı bir tavra sürükleyerek Allah Katında hesabını veremeyeceği ağır bir yük altına sokabilir. Daha sonra geri dönüşü asla olmayacak büyük bir pişmanlık duymaktansa, insanın sürekli olarak vicdanını kontrol etmesi ve sürekli daha güzel, daha mükemmel olana ulaşmaya çalışması akılcı bir davranış olacaktır. Nefsi ile sürekli olarak hesaplaşan, yaptığı hatalardan dolayı bağışlanma dileyen ve her işinde Rabbimiz'e yönelip dönen bir mümin, ahirette kolay bir hesap ile cennet ehlinden olmayı umut edebilir.

"Ey iman edenler, Allah'tan korkun. Herkes yarın için neyi takdim ettiğine baksın. Allah'tan korkun. Hiç şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır." (Haşr Suresi, 18)

GERÇEK YAŞAM AHİRETTEDİR


Birçok insan, dünya üzerinde eksiksiz ve mükemmel bir yaşamın kurulabileceğini sanır. Gerekli maddi imkanlar elde edildiğinde, bu dünyadaki yaşamın insanı tam olarak tatmin edebileceğini ve mutlu kılabileceğini düşünür. En yaygın kanaate göre insan, maddi bir zenginlik, bu düşünce doğrultusunda gerçekleştirilmiş bir evlilik, diğer insanların gözünde saygınlık ve toplum içinde güçlü bir kariyer elde ettiğinde, kusursuz bir hayat kurmuş olur.

Oysa Kuran'da bu tür bir bakış açısı şiddetle yerilmektedir. Aksine Kuran'da, dünya üzerinde sürdürdüğümüz yaşamın, asla eksiksiz, mükemmel ve sorunsuz olamayacağı bildirilmektedir. Çünkü dünya hayatı özellikle böyle tasarlanmıştır.

"Dünya" kelimesinin kökeni bu konuda çok önemli bir anlam içerir. Kelime, Arapçadaki "deniy" sıfatından türemiştir. "Deniy" ise, alçak, düşük, basit, değersiz gibi anlamlara gelmektedir. Bu durumda "dünya" kelimesi de, bu sıfatlara haiz bir mekan anlamını taşır.

Nitekim Kuran'da, dünya hayatının değersizliği ve önemsizliği sık sık vurgulanır. Dünya hayatını güzel kıldığı düşünülen zenginlik, aile, statü, başarı gibi faktörler, Kuran'a göre geçici ve aldatıcı birer metadan başka bir şey değildirler. Allah bir ayette dünya hayatı hakkında şunları bildirmektedir:

Bilin ki, dünya hayatı ancak bir oyun, '(eğlence türünden) tutkulu bir oyalama', bir süs, kendi aranızda bir övünme (süresi ve konusu), mal ve çocuklarda bir 'çoğalma-tutkusu'dur. Bir yağmur örneği gibi; onun bitirdiği ekin ekicilerin (veya kafirlerin) hoşuna gitmiştir, sonra kuruyuverir, bir de bakarsın ki sapsarı kesilmiş, sonra o, bir çer-çöp oluvermiştir. Ahirette ise şiddetli bir azab; Allah'tan bir mağfiret ve bir hoşnutluk (rıza) vardır. Dünya hayatı, aldanış olan bir metadan başka bir şey değildir. (Hadid Suresi, 20)

Başka ayetlerde ise insanın dünya hayatı dolayısıyla nasıl bir aldanışa kapıldığı şöyle açıklanır:

Hayır siz, dünya hayatını seçip üstün tutuyorsunuz. Ahiret ise daha hayırlı ve daha süreklidir. (A'la Suresi, 16-17)

Ayette bildirildiği gibi söz konusu kişiler dünya hayatını ahirete üstün tutmaktadırlar. Bunu yaparak, Allah'a iman etmemiş ve Kuran ayetlerinden yüz çevirmiş olmaktadırlar. Kuran'da bu gibi kişiler "Bizimle karşılaşmayı ummayanlar, dünya hayatına razı olanlar ve bununla tatmin bulanlar ve Bizim ayetlerimizden habersiz olanlar" (Yunus Suresi, 7) şeklinde tanımlanmakta ve hepsinin sonsuz cehennem azabıyla karşılık bulacakları bildirilmektedir. Elbette, dünya hayatının eksikliği, bu dünyada güzel şeylerin var olmadığı anlamına gelmez. Aksine, Allah dünyayı cenneti hatırlatacak pek çok güzel nimetle doldurmuştur. Fakat bu güzelliklerin yanına cehenneme ait olan eksiklik, çirkinlik ve kusurlar da katılmıştır.

Dünyada, imtihan ortamının hikmeti gereği cennet ve cehenneme ait özellikler bir arada bulunurlar. Bu şekilde müminler hem cennet hem de cehennem hakkında fikir edinir, hem de kendilerini dünyadaki kısa ve geçici yaşama kaptırmak yerine, gerçek, kusursuz, eksiksiz ve sonsuz yaşam olan ahirete yönelirler. Allah'ın kulları için seçip beğendiği yaşam da işte bu ahiret hayatıdır. Ahiret, Kuran ayetlerinde insanların gerçek ve ebedi yurdu olarak tarif edilir.

Ancak başta da belirttiğimiz gibi birçok insan dünyada mükemmel bir hayat kurulabileceğini zanneder. Dünya hayatına özgü büyük kusur ve eksiklikleri ise, son derece doğal özellikler olarak görür. Örneğin hasta olmak çoğu insana çok doğal gelir. Aynı şekilde yorgunluk, acı, sıkıntı gibi kavramlar da son derece olağan şeyler olarak karşılanır. Oysa dünya hayatına ait tüm eksiklikleri Allah çok büyük hikmetlerle yaratmıştır. İnsana düşen bu hikmetler üzerinde derin derin düşünmek ve bunlardan kendine öğütler çıkarmaktır.

İnsan hiçbir zaman hasta olmayabilir, hiçbir zaman yorulmayabilir, uyumak ve dinlenmek zorunda kalmayabilirdi. Hiç yorgunluk duymayacak bir güç ve enerjiye sahip olabilirdi. Allah dileseydi insanı tüm bu eksikliklerden ve kusurlardan arındırarak yaratabilirdi. Ancak Allah insanı bu şekilde yaratmakla, ona kendi acizliğini ve zayıflığını göstermektedir. İnsan et yerine çok daha sağlam ve temiz bir malzemeden yaratılmış olabilirdi. Acıdan, hastalıktan ve pislikten tamamen uzak olabilirdi. Tüm bunlar aslında, insanın Allah'a ne kadar muhtaç olduğunu ve acizliğini hissettirmek ve dünyanın ne denli "eksik ve kusurlu" bir yer olduğunu göstermek için var edilmektedir.

Kişi bu eksikliklere bakarak, hem kendi acizliğini hem de diğer insanların dünya hayatındaki güç ve değerlerinin ne kadar geçici olduğunu anlayabilir. Gözünde büyüttüğü, ilgisini çekmeye, takdirini toplamaya çalıştığı insanlar da kendisi kadar aciz, eksik ve kusurları olan, bakıma muhtaç insanlardır.
Ancak çoğu insan bunları kavrayamaz, var olan büyük eksiklik ve kusurları göremez. İşte bu nedenle de dünya hayatı ile tatmin bulur. Aslında bu son derece büyük bir akılsızlığın sonucudur ve cehaletin göstergelerindendir.

Nitekim Kuran'da bu insanların ahlakı şu şekilde tarif edilmektedir:

"Şu halde sen, Bizim zikrimize sırt çeviren ve dünya hayatından başkasını istemeyenden yüz çevir. İşte onların ilimden yana ulaşabildikleri (son sınır) budur..." (Necm Suresi, 29-30)

Ahiretten yana gaflet içinde olup, dünya hayatına tutkuyla bağlanmak ayette de bildirildiği gibi "ilim" sahibi olmamanın bir sonucudur.

Peki o halde bu konuda sahip olmamız gereken "ilim" nedir? "Dünya hayatıyla tatmin olmamak" için üzerine özellikle eğilmemiz gereken ilim, Allah'ın bizlere vaat ettiği cennetin bilgisidir. İnsanın cennetin tarifinin yapıldığı Kuran ayetleri hakkında ayrıntılı bilgi sahibi olması, bu ayetler üzerinde derin derin düşünmesi bu konuda atılacak en önemli adımdır.

Allah, Kuran'da iman edenlere "gerçek yurdu" şu şekilde tarif etmektedir:

Bu dünya hayatı, yalnızca bir oyun ve '(eğlence türünden) tutkulu bir oyalanmadır. Gerçekten ahiret yurdu ise, asıl hayat odur, bir bilselerdi. (Ankebut Suresi, 64)

Dünyadaki yaklaşık altı milyar insanın her birinin hayat tarzları, kültürleri, anlayışları, olaylara bakış açıları, karakterleri farklı farklıdır. Bu kadar insan yaşamını devam ettirirken, sadece çok az kimse önemli bir gerçeğin farkına vararak yaşamaktadır. Bu gerçek, fert fert herkesin, yaşadığı herşeyin hesabını, Allah Katında tek tek vereceğidir...

"Biz ise, kıyamet gününe ait duyarlı teraziler koyarız da artık, hiçbir nefis hiçbir şeyle haksızlığa uğramaz. Bir hardal tanesi bile olsa ona (teraziye) getiririz. Hesap görücüler olarak Biz yeteriz." (Enbiya Suresi, 47)

Uyrukları, eğitimleri, maddi durumları, mevkileri ne olursa olsun her insan, zamanı geldiğinde Allah'ın huzuruna çıkacak ve dünyadaki yaşamının tamamından sorguya çekilecektir. Allah Kuran ayetleri ile insanları hesap gününün varlığından haberdar etmiş ve onlara her kişinin yaptıklarının hassas teraziler ile ölçülerek karşısına çıkarılacağını bildirmiştir:

Allah'ın Kuran'da bildirdiği üzere, kıyamet günü, insanların kendi aralarında konuştukları kadar gerçektir;
İşte, göğün ve yerin Rabbine andolsun ki, şüphesiz, o (size va'dedilen) sizin (aranızda) konuştuklarınız kadar, elbette kesin bir gerçektir. (Zariyat Suresi, 23)
Bir başka gerçek ise, Allah'ın yolundan sapanlara hesap gününü unutmalarından dolayı şiddetli bir azabın isabet edeceğidir.

İnsanlık tarihine bakıldığında pek çok insanın bir gün hesaba çekileceğini unutarak, bu önemli gerçekten gafil bir yaşam sürdürdükleri görülür. Yalnızca belli bir grup insan, yani Allah'a iman edenler, Rabbimiz'in gücünü ve kudretini takdir edebilmiş, bir gün mutlaka hesap günü ile karşılaşacaklarını bilerek ve kötü hesaptan korkarak hareket etmişlerdir. Müminlerin bu korkuları Kuran'da "…Rablerinden içleri saygı ile titrer, kötü hesaptan korkarlar." (Rad Suresi, 21) sözleriyle bildirilmektedir.

İman edenlerin Allah'tan korkan insanlar olmaları ve ahirette verecekleri hesabı düşünmeleri, onları her zaman güzel ahlaklı davranmaya teşvik etmektedir. Aynı zamanda Allah'ın rızasını kazanmak için ciddi bir gayret sarf etmeye ve sürekli olarak nefisleri ile hesaplaşmaya da yöneltmektedir.

Ayrıca unutmamalıyız ki, Allah insanın hayatında kendi kendisiyle hesaplaşabilmesi için bir kolaylık olarak vicdanı yaratmıştır. Böylelikle yaşı ve bulunduğu ortam ne olursa olsun her insan yaptığı tavrın, söylediği sözün, aklından geçirdiği fikrin doğru mu yanlış mı olduğunu vicdanı sayesinde rahatlıkla anlayabilmektedir. Vicdanını dinleyen her insan hatalı yönlerini, yapması ya da sakınması gereken tavırları, ve hatta daha nasıl bir ahlaka sahip olması gerektiğini çok iyi görebilir.

Eğer bir insan ahlakını ve tavırlarını sürekli olarak gözden geçirir, kendini sürekli olarak sorgular ve vicdanının gösterdiği eksiklikleri hemen telafi yoluna gidecek olursa, dünyada ve ahirette Allah'ın razı olacağı umulan bir insan olabilir. Ama eğer kendisini yeterli görerek yaptığı yanlışları görmezlikten gelirse, bu durum kişiyi hatalı bir tavra sürükleyerek Allah Katında hesabını veremeyeceği ağır bir yük altına sokabilir. Daha sonra geri dönüşü asla olmayacak büyük bir pişmanlık duymaktansa, insanın sürekli olarak vicdanını kontrol etmesi ve sürekli daha güzel, daha mükemmel olana ulaşmaya çalışması akılcı bir davranış olacaktır. Nefsi ile sürekli olarak hesaplaşan, yaptığı hatalardan dolayı bağışlanma dileyen ve her işinde Rabbimiz'e yönelip dönen bir mümin, ahirette kolay bir hesap ile cennet ehlinden olmayı umut edebilir.

"Ey iman edenler, Allah'tan korkun. Herkes yarın için neyi takdim ettiğine baksın. Allah'tan korkun. Hiç şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır." (Haşr Suresi, 18)

Hoşgörü Meselesi (Müsamahada Ölçü)1


“Tolerans” veya “hoşgörü” diye de ifade edilen ve dinimizde güzel ahlâktan olan müsamahayı; “dinî esaslardan taviz verip fedakârlık etme” şeklinde anlamak doğru değildir. Zira hukukullahtan, hukuk-u umumiyeden taviz vermeye ve müsamaha göstermeye kimsenin salahiyeti yoktur.
Evet, müsamaha (tolerans) sözü, birinin şahsi hatalarını yüzüne vurup utandırmadan, başkalarının yanında onu mahcub etmeden, sabır ve anlayışla kusurunu telafi etmesine imkân sağlamak manasına gelir ki; bu, güzel ahlâktan olup şahsî hukuka bakar.
Nitekim Hazret-i Aişe validemiz, Efendimizin müsamahasını anlatırken şahsî hiçbir mes’elesinden, uğradığı zararlardan dolayı kimseleri incitmediğini, kimseden intikam almaya kalkmadığını belirttikten sonra der ki:
“Allah’a ait bir hak ayaklar altında çiğnenirse onu hiç affetmez, hemen o kimseden Allah adına intikam alırdı.” (Müslim, Fedail, 79)


Diğer bir rivayette de Peygamberimiz (A.S.M.) şöyle buyuruyorlar:
“Bid’at ve kötülüklere yol açıp doğru yoldan sapıtan önderlerden ümmetim için endişeleniyorum.” (Tirmizi, Fiten 51; Ebu Davud, Fiten 1; İbn-i Mace, Fiten 9)
Bir din adamının bid’alar içinde bulunması şöyle dursun, başkasının kendisi hakkında sû’-i zanda bulunmasına sebebiyet verecek hallerden şiddetle kaçınması icab eder.
Bilhassa bir cemaat namına umuma görünüp, o cemaatı ittiham altına bırakacak olan yanlış ve hatalı hareketlerde bulunmanın; cemaatın şahs-ı manevîsine zarar vereceğini hatırlatan Bediüzzaman Hazretleri diyor ki:
«Bu zamanda, hususan kırk-elli sene sonra seyyie, fenalık işleyenin üstünde kalmaz. Belki milyonlar nüfus-u İslâmiyenin hukuklarına tecavüz olur. Kırk-elli sene sonra çok misalleri görülecek.» (Hutbe-i Şamiye sh:55)

UMUMİ HUKUKA TECAVÜZ HOŞGÖRÜLEMEZ


Risale-i Nur eserlerinde afv ve müsamaha, şahsî ve umumî haklara göre değerlendirilir. Şahsî haklarda afv ve müsamaha güzel karşılanırken; umumî haklarda afv, zâlime yardım mânasında vasıflanıp deniliyor ki:
«Bu asırdaki ehl-i İslâmın fevkalâde safderunluğu ve dehşetli canileri de âlicenabane affetmesi ve birtek haseneyi, binler seyyiatı işleyen ve binler manevi ve maddi hukuk-u ibadı mahveden adamdan görse, ona bir nevi tarafdar çıkmasıdır. Bu suretle ekall-i kalil olan ehl-i dalalet ve tuğyan, safdil tarafdar ile ekseriyet teşkil ederek, ekseriyetin hatasına terettüb eden musibet-i ammenin devamına ve idamesine, belki teşdidine kader-i İlahiyeye fetva verirler; biz buna müstehakız derler.
Evet elması bildiği (âhiret ve iman gibi) halde, yalnız zaruret-i kat’iye suretinde şişeyi (dünya ve mal gibi) ona tercih etmek ruhsat-ı şer’iye var; yoksa küçük bir ihtiyaçla veya heves ile veya tama’ ve hafif bir korku ile tercih edilse, eblehane bir cehalet ve hasarettir, tokada müstehak eder. Hem âlicenabane affetmek ise yalnız kendine karşı cinayetini affedebilir. Kendi hakkından vazgeçse hakkı var; yoksa başkalarının hukukunu çiğneyen canilere afuvkârane bakmağa hakkı yoktur, zulme şerik olur...» (Kastamonu Lâhikası sh:25)

Evet «Ferd mütekellim-i vahde olsa, müsamahası ve fedakârlığı amel-i sâlihtir; mütekellim-i maal-gayr olsa hıyanettir, amel-i talihtir.» (Mektubat sh: 477)
Demek ki hukuk-u âmmeye ve ahkâm-ı diniyeye taalluk eden suç veya haklarda müsamaha ve afv olamaz. Zâlimlerin zulmü hukukta affedilmediği gibi, itikadiyatta da küfür cinayetinin affedilmiyeceği şöyle izah ediliyor:
«Nasıl bin masumların hukukunu çiğneyen bir zâlimi cezalandırmak ve yüz mazlum hayvanları parçalayan bir canavarı öldürmek, adalet içinde mazlumlara bin rahmettir. Ve o zâlimi affetmek ve canavarı serbest bırakmak, birtek yolsuz merhamete mukabil yüzer biçarelere yüzer merhametsizliktir. Aynen öyle de: Cehennem hapsine girenlerden olan kâfir-i mutlak, küfrüyle hem esma-i İlahiyenin hukukuna inkâr ile tecavüz; hem o esmaya şehadet eden mevcudatın şehadetlerini tekzib ile hukuklarına tecavüz ve mahlukatın o esmaya karşı tesbihkârane yüksek vazifelerini inkâr etmekle hukuklarına tecavüz ve kâinatın gaye-i hilkati ve bir sebeb-i vücudu ve bekası olan tezahür-ü rububiyet-i İlahiyeye karşı ubudiyetlerle mukabelelerini ve âyinedarlıklarını tekzib ile hukukuna bir nevi tecavüz ettiği haysiyetiyle öyle azîm bir cinayet, bir zulümdür ki affa kabiliyeti kalmaz.» (Şualar sh: 230)






Evet «Kâfir ve münafıkların Cehennem’de yanmalarını ve azab ve cihad gibi hâdiseleri kendi şefkatına sığıştırmamak ve tevile sapmak, Kur’anın ve edyan-ı semaviyenin bir kısm-ı azîmini inkâr ve tekzib olduğu gibi, bir zulm-ü azîm ve gayet derecede bir merhametsizliktir.
Çünki masum hayvanları parçalayan canavarlara himayetkârane şefkat etmek, o biçare hayvanlara şedid bir gadir ve vahşi bir vicdansızlıktır. Ve binler müslümanların hayat-ı ebediyelerini mahveden ve yüzer ehl-i imanın sû-i akibetine ve müdhiş günahlara sevkeden adamlara şefkatkârane tarafdar olmak ve merhametkârane cezadan kurtulmalarına dua etmek, elbette o mazlum ehl-i imana dehşetli bir merhametsizlik ve şeni’ bir gadirdir.» (Kastamonu Lâhikası sh: 75)
O halde afv ve müsamahanın amel-i sâlihten sayıldığı makamları olduğu gibi, meşru olmayıp mes’uliyet getiren kısmı da vardır. Bu kısımları da şeriat tayin eder ve etmiştir.

İmam-ı A’zâm Ebu HanÎfe [ K.S.]

İmam-ı A’zâm  Ebu HanÎfe
[ K.S.]
( 699, Kûfe -767, Bağdat )
Asıl adı Numan bin Sabit bin Zutadır. 699 yılında Kufe’de doğup, 767'de Bağdat'ta öldürüldü. Sünni müslümanlar tarafından ehl-i sünnet itikadının öncüsü olarak kabul edilir. Hanefi Mezhebinin kurucusudur. İslam dünyasındaki müminlerin  %45-50'inin kurucusu olduğu Hanefi mezhebi çerçevesinde amel ettiği tahmin edilmektedir.
Babasının adı, Sabit'tir. İran'ın ileri gelenlerinden bir zatın soyundan olup, Faris oğullarındandır. Dedesi Zuta'nın, İslam dinini kabul ettiği, babası Sabit'in, Hz. Ali ile görüştüğü, kendisi, evladı ve zürriyeti için duasını aldığı rivayet edilir.
Küçük yaşta Kur’an-ı Kerim'i ezberlemiş ve Arapçanın o zaman tasnif edilmekte olan sarf, nahv, şiir ve edebiyatını öğrenmiştir.
Gençliğinin ilk yıllarında Ashab-ı kiramdan Enes bin Malik’i, Abdullah bin Ebi Evfa’yı, Vasile bin Eska’ı, Sehl bin Saide’yi ve en son hicri 102’de Mekke’de vefat eden Ebu’t-Tufeyl Amir bin Vasile’yi görmüş ve bunlardan hadis dinlemiştir.
İmam-ı Şabi’nin tavsiyesiyle ilme sarılıp, ders halkalarına devam etmeye başlamıştır. İmam-ı A’zam önce kelam ilmini, iman ve itikadı ve münazara bilgilerini Şabi’den öğrenmiştir. Daha sonra Hammad bin Ebi Süleyman’ın ders halkasına katılarak fıkıh ilmine başlamıştır. Hammad’ın derslerine yirmi sekiz yıl devam etmiştir.
Hocası Hammad’ın dersine devam ettiği sırada sık sık Hicaz’a gidip Mekke ve Medine’de çoğu Tabiinden olan âlimler ile görüşür, onlardan hadis rivayeti dinler ve fıkıh müzakereleri yapardı. Ehl-i beytten Zeyd bin Ali’den, Muhammed Bakır’dan ilim öğrendi.
Tasavvuf bilgilerini Muhammed Bakır, ondan sonra da Silsile-i Aliyye-i Nakşbendiyye'den Cafer-i Sadık'dan öğrendi. Ashab-ı kiramdan İbni Abbas’ın ilmini, Mekke fakihi Ata bin Ebi Rebah’tan ve İkrime’den, Hz. Ömer ve onun oğlu Abdullah’tan nakledilen ilimleri Abdullah bin Ömer’in azatlısı Nafi’den öğrendi. Böylece, Eshab-ı kiramdan İbni Mesud ve Hz.Ali’den nakledilen ilimleri de buluşup görüştüğü Tabiinden öğrendi.
İmam-ı A’zam, İslam dinine yaptığı hizmetleriyle İslamiyet’i iman, amel ve ahlak esasları olarak bir bütün halinde insanlara yeniden duyurmuş, şüphesi ve bozuk bir düşüncesi olanlara cevaplar vermiş, önce itikadda birlik ve beraberliği sağlamış; ibadetlerde, günlük işlerde İslam fıkhının esaslarını ve şeklini tespit etmiştir. Böylece, ikinci hicri asrın müceddidi (dinin yeniden yayıcısı) unvanını almıştır.
İmam-ı A’zam, fıkhı; Leh ve aleyhte olanı bilmek, tanımak diye tarif etmiştir. Bu tarife göre fıkhı tespit etmek için, Edille-i şeriyyeye başvururdu. Bunlar Kitap, yani Kur’an-ı kerim, Sünnet (Peygamberin sözleri, fiilleri ve takrirleri), İcma-ı Ümmet (Eshab-ı kiramın bir mesele hakkındaki sözbirliği) ve Kıyas-ı Fukaha (hükmü verilmiş meselelere benzeterek bir başka meseleyi hükme bağlamaktır.
İmam-ı A’zam herhangi bir fıkıh mevzuunun işlenmesi veya fetvasının takrir edilmesi, yahut da cevabı bulunmak üzere mevzu (konu) edildiğinde, sırasıyla bu dört kaynağa baş vururdu. Önce Kur’an-ı kerime bakar, hükmü aranan meselenin işaret yoluyla, iktiza yoluyla, ibare yoluyla veya delalet yoluyla cevabı varsa meseleyi ona göre çözerdi. Meselenin halli için Kur’an-ı kerimde delil bulunmazsa Sünnete, burada da bulamazsa İcma-ı Ümmete bakardı. Bu kaynaklarda bulursa meseleyi çözerdi, hükmünü bildirirdi. Şayet sırasıyla bu üç kaynakta bulamazsa, o zaman Kıyasa başvurur ve meseleyi çözerdi.
İşte İmam-ı A'zam Ebu Hanife; en mükemmel usullerle yaptığı uzun çalışmaları ve ictihadı neticesinde çözdüğü ve tedvin ettiği fıkıh (hukuk) bilgileri ile Müslümanların ibadetlerinde ve diğer işlerinde İslamiyet'e doğru bir şekilde uymak için takip edecekleri bir yolu gösterdi ve bu yola “Hanefi Mezhebi” denildi.
Talebelerine verdiği dersleri ise mükemmel bir usul ile yürütürdü. Bir taraftan fıkhın eski hadiselere ait bilinen hükümleri takrir edilir (anlatılır) ve müzakere yapılır, diğer taraftan yeni hadiselere ait hükümler bulunurdu. Geçmiş ve yaşanmakta olan hadiselerin hükümleri takrir edilirken, bunlara benzeyen veya aynı cinsten olup da gelecekte vuku bulabilecek hadiselere ait hükümler de araştırılıp bulunurdu. Dolayısıyla imam-ı A’zam'ın derslerinde geçmiş ve yaşanmakta olan halin meselelerinden başka, geleceğe ait meselelere geçilmiş ve fıkhın külli (genel) kaideleri tespit edilmiştir.
İmam-ı A’zam, ömrü boyunca, insanları, imandan ayırmaya çalışan ve kendilerine “Dehriyyun” denilen fırkalarla mücadele etmiştir. Bunların başında ibni Sebeciler, Hariciler ve Mürcie, Mutezile, Cebriyye gibi fırkalar gelmekteydi.
İmam-ı A’zam, fıkıh ilmini ilk defa kollara ayırıp her branşın bilgilerini ayrı ayrı toplamış, usuller koymuş, Feraiz ve Şurut kitaplarını yazmıştır. Ayrıca Eshab-ı kiramın, Peygamber'den naklen bildirdiği iman, itikad bilgilerini de toplayıp yüzlerce talebesine bildirdi.
İlmi Kelam, yani iman bilgileri mütehassısları yetiştirdi. Başta gelen talebeleri; İmam-ı Ebu Yusuf ismiyle meşhur Yakub bin İbrahim, Muhammed Şeybani, Züfer bin Hüzeyl, Hasan bin Ziyad, oğlu Hammad, Davud-i Tai, Esad bin Amr, Afiyat bin Yezid el-Advi, Kasım bin Ma’an, Ali bin Müshir, Hibban bin Ali gibi âlimlerdir.
İmam-ı A’zam’ın derslerinde çözülen fiili ve nazari fıkhi meselelerin sayısı altıyüzbini aştığı rivayet edilir. İmam-ı Matüridi ondan gelen kelam bilgilerini kitaplara yazmıştır. Yetiştirdiği talebelerin sayısı dört bine ulaşmış olup, bunlardan yedi yüz otuzu ilimde iyice yükselmiş, içlerinden kırk kadarı ictihad derecesine çıkmıştır. Bazı müellifler onun derslerinde yetişen talebelerinin isim ve künyelerini, mensup oldukları şehirlerini tespit edip, yazmışlardır. İmam-ı A’zam ticaretle de uğraşırdı.
“Yüz elli senesinde dünyanın ziyneti gider” hadis-i şerifinin,o tarihte vefat eden  İmam-ı A’zam Ebu Hanife'yi işaret ettiği ifade edilmiştir.
 Mezhebi, İslam âleminin büyük bir kısmına yayıldı.

Vefatı

İmam-ı A'zam bütün zorlamalara rağmen hükümet ve siyaset işlerine karışmamıştır. İkinci Abbasi halifesi Ebu Cafer Mansur bu yüzden İmam-ı A'zamı hapsettirip işkence yaptırmış ve zehirleterek öldürtmüştür.
Vefatından sonra çok kimseler O'nu rüyada gördüklerini söylemişler ve kabrini ziyaret ederek, O'nun şânının yüceliğini dile getiren rivayetler anlatmışlardır.
İmam-ı Azam Ebû Hanife Külliyesi Irak başkenti Bağdat'ın, Azamiye semtindedir.
İmam-ı Azam Ebû Hanife’nin ilk kabri 767 yılında kerpiçten yapılmıştır. Selçuklu döneminde büyük ilgi gören İmam-ı A’zamın kabri üzerine Selçuklu Sultanı Melikşah’ın vezirlerinden Ebu Sa’d-i Harezmi 1067 yılında “Selçuklu tarzı kubbe” ile örtülü bir türbe, yanına da bir medrese yaptırdı. 1508’de Şah İsmail’in istilâsı sırasında tahrip edilen İmam-ı Azam türbesi ile medrese, 1534 yılında Kanunî Sultan Süleyman tarafından Mimar Sinan’a yeniden yaptırılmıştır. Cami, türbe, imaret, medrese, ribat ve hamamdan meydana gelen külliye ile, Azamiye mahallesinin etrafı surlarla çevrilerek kale haline getirilmiştir. Şah Abbas’ın 1623-1638 yılları arasında tahrip ettiği külliye ise Sultan IV. Murad’ın 1639 seferi sırasında esaslı bir şekilde elden geçirilmiştir. 1669 yılında vezir Defterdar Mehmed Paşa cami revaklarını; 1674’de Sultan IV. Mehmed harim kubbesini tamir ettirmişlerdir.
Cami-türbe ile medrese arasındaki bahçe Vali Ömer Paşa tarafından 1679; külliyenin dökülen süslemeleri ile minarenin altın kaplamalı külâhı Süleyman Paşa tarafından 1802’de yaptırılmıştır. Harim, 1816’da Davud Paşa; Türbe 1839’da Sultan Abdülmecid; külliyenin tamamı ve surlar, 1871 yılında Sultan Abdülaziz’in annesi Pertevniyal Valide Sultan tarafından tamir ettirilmiştir. Sultan II. Abdülhamid 1903-1910 yılları arasında, camiin güneyinde sur duvarlarına bitişik iki katlı talebe hücreleri ile daha sonra ilkokul haline getirilen düşkünler evini inşa ettirmiş, çinileri yeniletmiştir.
Irak dairesi zamanında, 1935 ve 1937 yıllarında kısmen tamir edilen külliyenin iç aksamından kemerler, kubbe geçişleri ve pencere alınlıkları ile minber, mihrab gibi teşkilâtın çinileri sökülmüş, kemerler atnalı kemer şekline dönüştürülerek Endülüs Emevi tarzı bir üslûpta süslenmiştir. Külliyeyi çeviren sur duvarları, medrese ve avlu etrafındaki diğer yapılar yıkılarak, yerine modern binalarla camiin batısına yeni bir harim eklenmiştir. Bugün İmam'ın Azam'ın kabri üzerindeki sanduka külliye merkezindeki camiin içerisinde yer almaktadır. Sandukası üzerinde yazılmış olan kuşak yazı şeklindeki ayet çok anlamlıdır:"Kulları arasında Allah'tan en çok korkanlar O'nun alim kullarıdır."
Vaktiyle etrafında surları bulunan ve bugün ayakta kalan yapılarıyla 50.000m2’lik bir alanı kaplayan İmam-ı Azam Külliyesi son zamanlarda iki defa değiştirilen avlu duvarıyla çevrilidir. Önce, Osmanlı dönemindeki Bab-üş Şarkî (doğu taçkapısı) yerine sembolik 3 kemerli basit bir giriş kapısı; Şimal Kapısı yerine de dikdörtgen çerçeveli, atnalı kemerli bir taçkapı yapılmış, sonradan bunlar da yıkılarak bugünkü şekil verilmiştir. Sivri kemerli dikdörtgen çerçeveli yeni taçkapı üçlü bir düzene sahiptir. Avlu duvarı, köşelerde düz örgü, aralarda birbirine demir şebekelerle tutturulmuş geometrik yıldız süslemeli panolardan meydana gelmektedir. 2 m. Yüksekliğindeki bu tuğla panoların kemer üçgenleri ve etrafındaki çerçeve süslemelerinde mozaik çinili örneklere yer verilmiştir.
Avluda, türbe-cami kompleksi ile, yıkılan binaların yerine inşa edilen ilâhiyat fakültesi ve öğrenci yurtları bulunmaktadır.
Irak'taki ABD işgali sırasında Bağdat'taki sünni direnişin kalesi durumundaki Azamiye semtinin merkezi olarak birkaç kez saldırıya uğrayan külliyede önemli ölçüde maddi hasar ortaya çıkmış durumdadır.

Eserleri

Ebu Hanife'nin eserleri pek çok olup zamanımıza kadar ulaşmış olanları başlıca on tanedir. Aslında akaid ve fıkıh ilimlerinde rivayet edilen bütün meseleler onun eseridir.

bulletRisale-i Redd-i Havaric ve Redd-i Kaderiyye: İmam-ı a’zamın usul-i dinde ilk yazdığı eserdir.
bulletEl-Fıkh-ul-Ekber: Akaide dairdir. Bu eserin birçok şerhi yapılmış olup, başlıcaları şunlardır: El-Kavlül-Fasl; Muhyiddin bin Behaeddin tarafından yapılan şerhidir. Bu kitap Hakikat Kitabevi tarafından ofset yoluyla basılmıştır. Pezdevi, Ebu’l Münteha ve imam-ı Matüridi tarafından yapılan şerhleri de meşhurdur.
bulletEl-Fıkh-ül-Ebsat: İmam-ı a’zam bu eserinde istita’at (insan gücü) hayır ve şer, kaza ve kader meselelerini açıklamaktadır.
bulletEr-Risale li Osman Büsti: Eserde iman, küfür, irca ve va’id meseleleri açıklanmıştır.
bulletKitab-ül-Âlim vel-Müteallim: Bu eserde muhtelif meseleler hakkında Ehl-i sünnet itikadını bildirmek için tertiplenmiş soru ve cevaplar vardır.
bulletVasiyyet-i Nukirru: Eserde Ehl-i sünnet vel-cemaatin hususiyetleri anlatılmakta, akaid ve farzların hudutları açıklanmaktadır. Bu vasiyetten başka oğlu Hammad’a ve talebesi Ebu Yusuf’a yaptığı vasiyet olmak üzere on beş kadar vasiyetnamesi vardır.
bulletKaside-i Numaniyye
bulletEl-Asl
bulletEl-Müsned-lil-İmam-ı a’zam Ebi Hanife

23 Ekim 2010 Cumartesi

Batmayan Güneş

Batmayan Güneş

Yeme ve içmemizden, oturup konuşmamıza kadar, bakıp seyrettiğimiz yayınlardan, okuduğumuz basına kadar her şey hareketlerimizde olumlu veya olumsuz etkiler bırakmakta. “Kişi arkadaşının dini (huyu) üzeredir.” Hadis-i Şerif’i ve Cenâb-ı Hakk’ın Arşu’r-Rahman altına yazdırdığı şu iki satır: “Bir adam iyilerin ameli gibi amel işlese, fakat kötülerle arkadaş olsa, onun sevaplarını günahlar kılıp, o adamı kötülerle haşreylerim. Bir adam da kötülerin ameli gibi amel işlese, sonra tevbe etse, iyilerle arkadaş olsa onun günahlarını sevaplar kılıp, o adamı iyilerle haşrederim.” Bize bu gerçeği anlatır. Arkadaşlık kurduğumuz kimseler üzerimizde etkili olduğu gibi, giyilen elbiseler bile bizde etkiler bırakır.



Anamız anlatır: “Esad-ı Erbili (k.s.)’nin yetiştirdiği Kayserili manevi hâl sahibi H. Fatma Ananın mantosunu kalben istemiştim. O da: “Biraz eski ama kabul edin kızım” diye ikramda bulundular. Ne zaman bu elbiseyi giysem, mânevi ağırlıkla altında ezilir, tarif edemeyeceğim bir hâl olurdu bende. “Üstadımız, Sami Efendimiz (k.s.)’in hırkasının altına ceketimi, mübarek elleriyle yazdıkları “Uhuvet Risalesi” kitabını da döşüme bırakmışlardı. Damatlarının yanında okuduğum şiir onu ağlatmıştı. Daha Türkçe yazıları bile okuyamadığım bu devrede, Küfi yazıyla kaleme alınan Besmele-i Şerif’i okuyunca, hayret edenlere Üstadımız: “Ömer Bey! Keramet çocukta değil göğsündeki eserde.” Buyurmuşlardı.



(KEMÂLE DAİR SOHBETLER kitabından)

Dua

Dua

Duâ, şeytanın yalan yemini üzere yasaklanan ağacın meyvesinden yeyip yeryüzüne inen, iki yüzyıl zellesine ağlayan ebü’l-beşerin gözyaşını silen el…



Dua, azgın kavmin, bütün ikazlara rağmen söz dinlemez asilerin sulara gark olup, kahrına sebep olan dil…



Eyyub’a, derdi, aşk olan peygamberin ızdırabına sürülen merhem… Ateş-i Nemrud’u, İbrahim’e gül… İlâhi minberin hatibini bülbül kılan sır…



Dua, Enallah iddiasıyla küçüçük bir sineğe mağlup olan cebbarların, gaddarların en acı akıbeti… Doğarken mübarek parmağını “ümmet ümmetî” diye arşa kaldıran, düşmanına bile hidayet talebinde bulunan Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in merhameti…



Allah (c.c.)’ın: “Bana dua eden kulumun duasını kabul ederim.”1 sözü, Habibullah (s.a.v)’ın tarifiyle: “İbadetin de özüdür.”2 dua.



Allah’ın azameti karşısında kulun, aczini itiraf ile, dergâh-ı ulûhiyetten hayır ve rahmet ricasında bulunmasıdır, dua.



Dua, âsiler için Allah’ın affına erdiren merdivendir. Ebu Hureyre (r.a.)’den rivayetle Peygamberimiz (s.a.v): “Rabbimiz her gece, gecenin üçte biri kaldığı zaman, dünya semasına iner ve buyurur ki: “Yok mu dua eden? Yok mu benden isteyen? Yok mu bağışlanmasını isteyen? Ben de onu bağışlayayım.” Buyurur.



Dua, kul ile Allah arasında manevi bir alış-veriştir.



Dua, sevgiliye sunulan iştiyak lisanıdır.



Dua, günahlardan arınmadır. Efendimiz (s.a.v): “Allah’ım! Günahlarımı kar ve dolu ile temizle; beyaz elbisenin kirden temizlendiği gibi kalbimi günahlardan arındır.”3 buyurmuşlardır.



Doğarken, ölürken, hayatla memat arasında ferdî ve ictimaî bütün görevlerimizde duanın ehemmiyeti pek büyüktür. Salat kelimesinin de asıl anlamı dua olduğuna göre 4, günde beş vakit namazımızda ve nafile taatlerimizde Allah’a dönmekteyiz. Sadece biz değil, bütün mevcûdat Rabb-i Zü’l Celâl’e yönelmektedir. “Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ı tesbih etmektedir.”5



Âciz, fâni varlığın âlî ve bakî olan varlığa halini arz etmesidir dua. Dua, kulun Mevlâsına yalvararak ve korkarak iltica etmesi sebebiyle en iyi ibadet şekli sayılmıştır. Cenâb-ı Hak: “Rabbinize yalvara yalvara ve için için dua ediniz.”6 buyurur.



1. Bakara: 2/186

2. Tirmizî Daavât, 1

3. İbn-i Mâce Duâ, 3

4. Enam: 6/52; Kehf: 18/28

5. Teğabün: 64/1

6. A’raf: 7/55



(KEMÂLÂT kitabından)

Mezarım Kazsınlar Bastığın Yere

"Mezarım Kazsınlar Bastığın Yere"

– Muhterem Efendim! Okul yıllarınız hakkında konuşacak olursak, nasıl bir okul hayatı geçirdiniz? Arkadaş ortamınızdan bahsetmek gerekirse neler söylemek istersiniz?

– Okul yıllarında hep öğrenci evlerinde kaldık. Sobalı evlerde başladı öğrenciliğimiz, sonraları kaloriferli bir eve geçmek nasip oldu. Evimizde her gün sohbet olurdu. Eve Kayserili dostlar da gelirlerdi. Civar şehirlerden de gelenler oluyordu. Bütün sohbetler güzel olmakla birlikte, bir defasında olan sohbetin hazzını hala unutamayız. Bu sohbette, herkes kendinden geçmiş bir vaziyette idi. Zikrimiz, sabaha kadar devam etsin istiyorduk. Gözlerimizden yaşlar geliyor, aşk ile ciğerlerimiz dağlanıyordu. O tarihlerde birlikte kaldığımız arkadaşlarımız bu zevki hiç unutamazlar.

– Bu dönemde, H. Hasan Efendi (k.s.) ile sık sık görüşebiliyor muydunuz?

– Elbette. Okuldaki öğrenci arkadaşlarla sıkça Yahyalı’ya giderdik. Aslında, okul harçlığımın dışında fazla da param olmuyordu. Bulduğum imkân nisbetinde minibüs tutar, arkadaşları Üstazımız (k.s.)’a getirmeye gayret ederdim. Bir defasında Üstazımız (k.s.), Kayseri’yi teşrif buyurdu. Üstazımız (k.s.)’ı Boğazköprü’de, öğrenci ve esnaf arkadaşlarla karşıladık. Parkta, kendilerini karşılayanlara sohbet buyurdular. Değişik mekânlarda görüşmeler oldu. Sohbetlerinin tesiriyle hal ehli amcalar, birbirlerinin ellerinden tutarak, gözlerini yumup dakikalarca mânen demleniyorlardı. Ev sahiplerinden bir kısmı, Üstazımız (k.s.)’ı yolcu ederken evimiz-barkımız, çoluğumuz-çocuğumuz size feda olsun dercesine, evlerinin anahtarlarını takdim ediyorlardı. Hunat Camii’nde onu tanıyan da, tanımayan da ellerini öpmek için sıraya geçti. Kim olduğunu öğrenenler, arabalarının arkasından hayran hayran bakıyorlardı.

Üstazımız akşamüstü bir sohbetlerinde, ders çekerken dikkat etmemiz gereken hususları anlattılar. Camii Kebir’de sabah namazını kılan cemaatten birkaç kişi, “Efendim! Evrad ve ezkârımızı öğrettiğiniz şekilde çekince, bambaşka lezzet ve şevke mazhar olduk. Mevlâ (c.c.) sizden razı olsun.” diyorlardı. Evlerinde kaldıkları kimseler, neşelerinden pek yatamıyor, sevgilerini şiir halinde kâğıtlara aktarıyorlardı. Gaz lambasının altında bu hasretini kaleme alanlardan biri de bu fakirdi. Uzunca yazılmış olan bir şiirin bir kıtası şu şekilde idi:

Duyunca teşrifin, sevindik hep birden,

Müsaade alıp geldin, Hazreti Pîr’den,

Sohbetinle yıkandı, gönüller kirden.

Vücudun rahmettir âlemde bizlere,

Mezarım kazsınlar bastığın yere.

Kendileriyle tanışma nimetine mazhar olanlar -Allah’ın izni ile- bulundukları yerlerde çok güzel hizmet veriyorlardı. Ziyaretlerine gelen öğrenciler, çay dağıtmayı sohbette büyük bir şeref kabul ediyorlardı. Kardeşlerimiz, tevazulu, gözü yaşlı ve gönlü ateşli olmuştu.

- Gerek İmam Hatip Lisesi’nde gerekse ilahiyatta iken sizin, arkadaşlarınızla ilişkileriniz nasıldı?



–Yüksek okula girmenin havasıyla, sigara illetine tutulanlar olmuştu. Bunlardan, bizi görünce sigarayı avucunun içine saklayanlar da oluyordu. Birine, “Kardeşim! Bizden değil, her halimizi gözetleyen Cenab-ı Hak’tan korkalım.” demiştim.

Bir gencin yetişmesi için, çağında bulunan hakikat ehilleriyle tanışıp-görüşmesi gerektiğini ifade etmeye gayret ediyorduk. O genç yavrulara hizmet ederken biz de gayrete geliyorduk. Üstazımız (k.s.)’ın sohbetlerine alışan gençler, Sami Ramazanoğlu (k.s)’nu da ziyaret ediyorlardı. Arkadaşlarımızdan Muhammed Batmantaş ve Ünal Tan, Sami Efendimiz (k.s.)’i ziyarete gidenler arasındadır.

Okulda, zaman zaman dinî konular ele alınıyordu. Aramızda ibadetin edâ ediliş şekilleri tartışılıyordu. Bu gibi konularda, “Bizim örneğimiz âlim, ârif üstazlarımızdır.” diyorduk.Okulda, arkadaşlar, bize bir kıymet yükleyerek, mânevî hallerden, rüya ve keşiflerinden soru sorarlardı. Hocalarımızdan da bu gibi ahvali soranlar oluyordu.

Arkadaşlarla beraber dâvet olunduğumuz yerler pek çoktu. Kitaplar okunur, dinî mübaheseler yapılırdı. Tatillerde topluca piknik yaptığımız da olurdu. Orta ve lise öğreniminde okuyan talebeleri de yanımıza alır, onlara hayırlı tavsiyelerde bulunurduk. Onları da yavaş yavaş; ilme, amele yönlendirirdik.

- H. Hasan Efendi (k.s.)’nin arkadaşlarınızla diyalogu nasıldı? Bu konudaki gözlemlerinizi öğrenmek isteriz.

- Beraber gittiğimiz arkadaşlarımıza, ilmin dili olan Arapça’yı talim etmeyi tavsiye ederlerdi. Öğrenciler, toplu halde Üstazımız (k.s.)’ın Cuma vaazlarına da iştirak ederlerdi. Sözler, gönüllerine tesir ediyor olmalı ki, gece namazlarına kalkar, seccade üzerinde ağlarlardı.

Üstazımız (k.s.), kendilerini ziyaret için beraber geldiğimiz arkadaşları görünce, “Evladım! Bunlardan birini olsun bana ver.” buyurdu. Hâlbuki bu kardeşlerimiz, kendilerinin telkinleriyle Hakk’ı bulup, evrad ve ezkâr almışlardı. Tevazuundan böyle bir telepte bulunuyorlardı.

- H. Hasan Efendi (k.s.)’nin sizin üzerinize titrediği görülüyor. Onun, gerek tahsil hayatınızda, gerekse geleceğe ilişkin diğer hâl ve hareketlerinizde sizi ne gibi yönlendirmeleri olmuştur?

- Hayatımız bütünüyle onun yönlendirmeleri ile şekillenmişti. Tefsir çalışmalarında takdir ettiğimiz Ahmet Coşkun Hocamız, koltuğuna çantasını alıp evimize geldi. “Sizin geçmişiniz sûfi meşrep, okulumuzda da tasavvuf üzerine çalışma yapan yok, yabancı dile ağırlık vererek bu meslekte sizi söz sahibi yapalım.” dedi. Çalışmalara başladım. Bir gün Üstazımız (k.s.), bu gayretimi görünce, “Oğlum! Tasavvuf kâl (söz) ilmi değil, hal ilmidir. Kendi içine dön.” buyurunca, artık bu yönde bir çalışma arzum kalmadı.

Ara sıra şiir de yazardım. Bu çabamı görünce, “Yavrum! Gönlüne misaller gelirse onu kaydet. Misal ilmi ledünni, Hak tarafındandır. Bazen dalgalanırsan şiir yaz.” buyurdu.

Üstazımız (k.s.), benlik ve kibre düşmeyelim diye, bize -sohbetlerine iştirak eden köylü-kentli- her kesimden insanın elini öptürüyordu.

- H. Hasan Efendi (k.s.)’ye karşı nasıl bir muhabbet beslerdiniz? Baba sevgisi ile mürşid sevgisi aynı potada nasıl birleşir?

- Babamdı ama aynı zamanda mürşidimdi; ruhumun babasıydı. İnsan babasını görünce heyecanlanır mı? Biz ise onu görünce babamız olmasına rağmen kendimizden geçerdik. Ruhta birlik olduğu gibi cesette de beraberlik vardı. Okulda, ayağımın üzeri şiddetle ağrıyordu. Meğer kendilerinin de mübarek kadem-i şerifleri ağrırmış.

İlkokul hocama, “Benim rahatsızlanmama oğlum çok üzülür. Onun bu hoşnutsuzluk halini anlayışla



–İlkokul hocama, “Benim rahatsızlanmama oğlum çok üzülür. Onun bu hoşnutsuzluk halini anlayışla karşılayın.” demişlerdi. Üstazımız (k.s.)’ın hasta ve kederli anlarında; yeni elbise giymeyi ve eğlenmeyi unuturduk. Neşesiyle neşelenir, kederiyle mükedder olurduk. Ne yapalım, onu çok seviyorduk.

Hafta sonları eve gidiyordum. Çantayı sırtımdan indirip mübarek ellerine muhabbetle kapandım. Bu esnada bir başkası da eğilmek isteyince, “Sen bunun gibi samimiyetle öpebilecek misin?” deyiverdi ona.

- İlişkinize babanız tarafından bakacak olursak, onun size tavrı nasıldı?

- Lâyık olmadığımız meth ü senâları olurdu. Ara sıra ayağa kaldırıp, baştan ayağa dikkatlice süzer, iltifatlar ederlerdi. Fakat lâyık olamayışımızı gördükçe ister istemez dertleniyorum. Şimdi huzura mahcup bir kimse olarak çıkmaktayım. Yaptığım hataların ızdırabını gönlümün derinliklerinde hissetmekteyim.

Vaaz ve sohbetlerinde görüşmelerine bizi de dahil ederdi. Evrat ve ezkâr vermemizi, letaif dersleriyle meşgul olmamızı emir buyuruyorlardı.

Üzerimizde himmet-i âlilerini de açıkça müşahade ederdik. Himmetleri, mânevî yardımları pek güçlü idi biiznillahi teâlâ. Tomarza’ya kardeşlerimizin derslerini görüşmek için gitmiştim. O zaman şimdiki gibi müstakil vasıtalar pek yoktu. Yahyalı’ya giderken, bütün taşıtlar bize hazırlanmış gibi ulaşımda hiçbir sıkıntı çekmeden yol aldık. Akşam karanlığı basmıştı. “Kavacığa nasıl çıkacağım?” derken, otobüsün camına biri vurarak, “Gel seni Kavacık’a götüreyim arabamla.” diyordu. Himmetleri ile hiçbir zorlukla karşılaşmadan –biznillah- gidip-gelmek nasip oldu.

- Onların büyüklüğü sürekli anlatılır, yazılır. Acaba evliyâullahın Allah (c.c.) katındaki kıymetini takdir edebilmemiz mümkün müdür?

- Bu husus ancak ehline mâlumdur. Onları anlamada bizlerin aciz kalacağı kanaatindeyim. Onları takdir edebilmenin mümkün olup olmaması meselesinden ziyade, onların büyüklüklerine işaret eden birkaç husus üzerinde durmak isterim:

Üstazımız (k.s.), Hacc’da Pakistanlı bir profesörle, tercüman aracılığıyla görüşür. Tercümanlık yapan kişi, H. Hasan Efendimiz (k.s.)’in sözlerini nakilde bazı yanlış tercümeler yapınca Üstazımız (k.s.), “Dilim ne kadar Acemi (Arab olmayan) de olsa, kalbim Arabi’dir. Neden yanlış tercüme ediyorsun der.” Bu fasla geçtiğimiz zaman söz uzar da uzar. Çünkü onların; Hak dostlarıyla, ilim ehilleri ve halkla görüşmeleri farklı farklıdır.

Ülema-i Kiramdan Hacı Hüseyin Aksakal ve Abdullah Develioğlu birbirlerine kimle konuşup-görüştüklerini sorarlar. Aralarında, Esad-ı Erbili Hazretleriyle (k.s) sohbet ettiklerini, ilimlerinin de kendi ilimleri gibi olduğunu söylerler. Daha sonra Esad Erbili (k.s.)’nin huzuruna vardıklarında, onun mübarek kelamlarından hiçbir şey anlayamazlar. “Efendim! Ne buyuruyorsunuz, anlayamıyoruz?” dediklerinde, “İlmi de bizim ilmimiz gibi dememiş miydiniz? Biz tenezzül edip, seviyenize göre konuşmasak hiçbir şey anlayamazsınız?” buyurduklarında hata ettiklerini anlayıp, “Estağfurullah.” derler.

Bir defasında Üstazımız (k.s.)’la Sami Efendimiz (k.s.)’i ziyaret etmiştik. Gözleri birbirlerinin gözlerinin içinde, eleri de ellerindeydi. Konuşmalarının bir kısmı anlaşılmıyordu. Görüşmelerinde şifreli kelamlar vardı. Bu buluşmayı müteakip hâl ehillerinden biri bize şöyle dedi. “Siz zahirde konuşulanları dinlediniz; bâtınî görüşmeleri ise bir başkaydı.”

Muhyiddin-i Arabi (k.s.), “Öyle bir hâle geleceksiniz ki; nebâtat, bitkiler sizinle konuşacak, “Ben şu derdin devasıyım.” diyecek. Siz bunlara takılıp kalmayın, ileriye gidin. Hayvanat konuşacak, size derdini dökecek, yine oyalanmayıp ileriye geçin de Mevla’nın rızasını bulun.” der.

Bir gün Üstazımız, Sami Efendimiz (k.s.)’e, “Efendim! Karınca kadar yaptığım hatalar gözüme şimdi Erciyes dağı gibi görünüyor.” dediklerinde, “Elhamdülillah, bu kemâl halidir.” diyerek Üstazımız (k.s.)’ı tebrik ederler.



Belki bu örnekler onların büyüklüğünü anlamamıza yardımcı olur.

- Hakk dostlarının Allah (c.c.)’a yakınlığı nasıl bir haldir, nasıl bir inceliktir ki onları böylesine dikkatli kılmaktadır?

- Bunu şu örnekle açıklamak isterim: Kendini bilmez bir çoban, dağda, ağzına geleni söyler. Ama devlet yetkililerine yakın olanlar, kendisi hakkında aleyhte bir durum oluşturmaması için, muhalif bir söz ederim diye elini ağzına kapatır ve hafifçe konuşur. “Cahil cesurdur.” fehvasınca, Hak Teâlâ’yı tanımayanlar da yersiz söz ederler. Takva nedir, havf-i İlahi nedir, bilmezler. Dilin Hakk Teâlâ’nın kalemi olduğunu, her nefesten sorguya çekileceğini, amel defterinin bütün insanlığın önünde açılacağını düşünmezler.

Taha el-Hariri (k.s.), amel defterini müşahede eder. Meleklerden, karalanıp silinen bir satırın sebebini sorar. Melekler cevaben, “Abdest alırken siz, suyu bulandıran bir kurbağayı attığınızda, derisi yüzüldü; bu, amel defterinize hata olarak geçti. Bu hata ise, abdest azanızdan dökülen sular ve kıbleye karşı durup okuduğunuz şehâdet kelime-i tayyibesiyle silindi.” derler.

- Allah (c.c.) dostlarını, dost yapan da her halde onların bu rikkatleri. Ve tabiî ki Dost’un hukûnu koruyana O da ikramda bulunmaktadır.

- Elbette. Allah (c.c.)’ın hukûkuna riâyet ettiklerinden dolayı, onlara yapılan ikramın daha iyi anlaşılması için Sâmi Efendimiz (k.s.)’in hayatından, şu hadiseyi aktarmak isterim:

Sami Ramazanoğlu (k.s.)’nun torunları, bize, Sami Efendimiz (k.s.)’in, yabancı bir ülkeden gelen ziyaretçilere onların diliyle konuştuğunu nakletmişlerdi. Şöyle anlatmışlardı: “Rumca konuşan bir heyet Üstazımız (k.s.)’ı ziyarete geldi. Acaba nasıl anlaşacaklar diye düşünüyordum. İngilizce konuşsalar pat-çat bir şeyler söyleyebilirdim fakat ziyaretçiler Rumca biliyordu. Bir de ne görelim, Efendimiz Rumca konuşmaya başladı. Validemize, “Efendimiz Rumca konuşuyor.” deyince, hiç heyecanlanmadan, “Evladım! Babanızın bilmediği dil mi var?” dedi.

Bu bize Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in hayatında yer alan şu olayı hatırlatmaktadır: Peygamberimiz (s.a.v.) dilleri ayrı olan kabilelere altı temsilci göndermeyi arzu buyurmuşlardı. Bu ülkelere gidecek temsilciler, sabah, gidecekleri kabilelerin dillerini öğrenmiş vaziyette kalkıyorlardı. On sekiz bin âlemde konuşulan diller ehlince mâlumdur.

- Bu ay da bizlere zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederiz.

- Ben teşekkür eder, yayın hayatınızda başarılar dilerim.

Ali Ramazan Dinç

Sarf Etme Zayi Vaktini

İmandan, Salih amellerden bahseden, birbirine hakkı ve sabrı tavsiye eden sûreye, zaman anlamına gelen “Asr” sûresi gelmiştir.



Asır, içinde bulunulan vakittir.



İnsanın yaratılışını, bahtiyar kulara verilen nimetleri, ibret alanlara öğütleri içeren sûreye de, zamanın tamamı anlamına gelen “Dehr” suresi adı verilmiştir. Âlemin başlangıcından sonuna kadar olan müddete “dehr” denmiştir. Zamanın az veya sınırlı süresine de “hîn” denir.



Zaman büyük bir nimettir. Efendimiz (s.a.v): “İnsanlar iki şeyde aldanmıştır. Sıhhat ve boş vakit.” Buyurmuşlardır. Allah (c.c.) kulundan iş ister, insanın dünyaya geliş gayesi de budur. “Ben cinleri ve insanları, ancak Bana kulluk etsinler diye yarattım (Zariyat: 51/56)” denilmektedir ayet-i kerimede. Amel için de zaman gerekmektedir. “İki günü denk olan zarardadır.” Buyuran Aleyhisselatü vesselâm Efendimiz vaktin önemini bir başka Hadis-i Şeriflerinde şöyle beyan buyururlar: “Hiçbir sabah yoktur ki tan yeri, iki melek şunları söylemeden ağarsın: Ey Âdemoğlu! Ben yeni bir günüm ve senin davranışlarına şahidim. O halde beni en iyi şekilde kullan. Çünkü Kıyamet Günü’ne kadar bir daha gelmeyeceğim.”



Çektikleri sıkıntılarla zamana tân edenlere, bir düşünür:



“Zaman bozuldu fesat var diyorlar

Zaman bozulmadı kendileri fesat” der.



Her andan mes’ul oluşumuz Kitâb-ı Kerim’de: “Acaba insan başıboş bırakılacağını mı sanır” ayetiyle belirtilir. (Kıyame: 75/36). O halde Müslüman, günlük programını yaparken şu hususa dikkat eder:



1. İbadet

2. Geçimini temin

3. Sabah, öğle ve yatarken kendini hesaba çekme



İmam Şâfii (r.h.a.), arifanın sohbetinden zaman ile ilgili şu prensipleri edindiğini söyler:

* Zaman bir kılıçtır, sen onu kullanmazsan, o seni keser.

* Kendini Hakk ile meşgul etmezsen, batıl seni istila eder.



Tatillerin nasıl değerlendirileceği düşünülecek olursa, “O halde boş kaldın mı hemen yorul. Ve her işinde ancak Rabbine sarıl.” (İnşirah: 94/7-8) ayetleri bize gereken cevabı verir. Namazdan, ibadetten, inancın yolunda gayretten sonra tekrar hayırla işe koş.



Es’âd-ı Erbîlî (k.s.):



“Terket hevâ-yı ıyşini lutfeylesin cânan sana,

Sarf etme zâyi vaktini vermez şifâ seyran sana”



Beytiyle vakitlerimizi nefse uymakla değil, Allah’ın emirlerini yaşamakla geçirdiğimizde gerçek şifanın kazanılacağını ifade eder.



(KEMÂLÂT kitabından)

Ali Ramazan Dinç Hocaefendi Hazretleri...

Duyunca teşrifin, sevindik hep birden,

Müsaade alıp geldin, Hazreti Pîr’den,

Sohbetinle yıkandı, gönüller kirden.

Vücudun rahmettir âlemde bizlere,

Mezarım kazsınlar bastığın yere.

Ali Ramazan Dinç Hocaefendi Hazretleri...

ALi Ramazan Dinç Hocaefendi Hazretleri...

"İnen Ayetler oldu artık tamam

Hadislerle Rasul (s.a.v.) etti son kelam

Bu görev mürşidlerle buldu hitam

Bize düşen teslimiyet vesselam."

ALi Ramazan Dinç Hocaefendi Hazretleri...

Ali Ramazan Dinç Hocaefendi Hazretleri

Ali Ramazan Dinç Hocaefendi Hazretleri

1955 yılında Kayserinin Yahyalı ilçesinde doğdu. İlk öğrenimini Yahyalı'da, orta öğrenimini Kayseri İmam Hatip Lisesi'nde, yüksek öğrenimini ise Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde ikmal etti. Rûhi eğitimiyle hal ehli insanlar özellikle ilgilendiler. Onların deyimiyle; "Bir gül fidanı gibi itinayla yetiştirildi." Ali Ramazan Hoca Efendi çok küçük yaşlarda iken, kabiliyetini keşfeden merhum Ramazan oğlu Mahmut Sami (k.s.) hazretlerinin teveccühüne mazhar oldu.

Talebelik yıllarından itibaren fıkıh, hadis, tefsir ilimlerini özel hocalardan alan Ali Ramazan Hoca Efendi, zahiri ilimlerde de kendini yetiştirmek suretiyle sağlam ölçülerle donandı. Fıkıhsız bir tasavvufun dinde sapmalara yol açabileceğine inanan Hoca Efendi, bidatsiz tasavvufu savunmuştur. Tasavvufu; "Kulun vakit içinde, o vakte en uygun şeyle baş başa olması" şeklinde anlayan Ali Ramazan Hoca Efendi, günümüz insanlarına en uygun olan şeyin akide eğitimi olduğu belirtilmiş takvayı imandan İslam'a, İslam'dan ihsana çıkış olarak tanımlamıştır. >Kafalar arınmadıkça kalplerin durulmayacağını ifade etmiştir. Bu münasebetle de daima, ilkeli bir çalışmayla gayret göstermiştir.

Zât-ı Âlîleri Türkiye'nin hemen her yerinde seri konferanslara katıldı ve bu sa'yu gayretini halen devam ettirmektedir. Ayrıca inceleme ve araştırma amacıyla Avrupa ve Afrika ülkeleri ile Türk Cumhuriyetlerine gitti. Çeşitli konferans ve panellere iştirak etti. Onun arzusu İslam toplumuna Yunusun amaçladığı ölçülerde, "mili metrik" eğriliği bile bulunmayan insanlar yetiştirmektir.

Ali Ramazan Efendiye bu güzel gayretlerinden dolayı şükranlarımızı arz ederken, daha verimli çalışmalar için uzun ömürler vermesini Rabbimiz Teâlâ'dan niyaz ederiz.


Kavacıklı Çevrimdışı